27 Aralık 2011
24 Aralık 2011
Fark ettim ki ben mutlu olmadığım zamanlarda kendime vakit ayırabiliyorum sadece. Mutsuzluğumu örtbas etmek, kafamdaki o türlü türlü düşüncelerden uzaklaşabilmek için, insanların günlük yaşantılarında yaptığı şeyleri yapıyorum ben de; kitap okuyorum, ders çalışıyorum, dizi film izliyorum, bloga yazı yazıyorum, puzzle yapıyorum, odamı topluyorum, normalde aklıma gelmeyen insanlarla görüşüyorum falan işte. Normal olan bu değil mi? Ama bir mutlu olmaya görsün yüzüm, dünyayı durduruyorum sanki, aklım hoop beş karış havaya çıkıyor. Mal mıyım neyim ben ya?
17 Aralık 2011
Bilirsiniz, çoğu izmirliye göre izmirli olmak bir ayrıcalıktır. Meraklısına Facebook'tan arama kısmına sadece "izmirliyiz" yazarak aratmalarını öneririm. Neler çıkacak neler. Ya da ben sizi uğraştırmaktan vazgeçip, sadece şunu; Bir yanı eksiktir insanın hayatında bir izmirli olmayınca yazsam, ne demek istediğim tam olarak anlaşılacaktır tahmin ediyorumki.
Üniversite okumanın getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biri de bir çok insanla tanışma fırsatı bulmanız. Mesela ben tek hayali burada okumak olan insanlar da tanıdım zaman içinde, buraya gelip de "aman izmirde izmir, bok var izmirde, kendilerini bilmez şımarıklar n'olacak" diyen insanlar da. Bu konuda düşünceleri olan biri değildim açıkçası; sadece öyle içten içe gurur duyardım izmirli olmamla, yani, özellikle başka şehirlere gittiğimde, sorulduğunda "izmirliyim"i göğsüm kabara kabara söylüyordum işte. Ama artık çeşitli deneyimler sonunda ben de o kervana katıldım sanırım. İzmir'in suyundan içmiş, bu şehirde büyümüş insanlar daha başka oluyor yahu. Kafa yapın, yetiştirilme tarzın falan, daha bir uyum içerisinde sanki, ne bileyim...
Üniversite okumanın getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biri de bir çok insanla tanışma fırsatı bulmanız. Mesela ben tek hayali burada okumak olan insanlar da tanıdım zaman içinde, buraya gelip de "aman izmirde izmir, bok var izmirde, kendilerini bilmez şımarıklar n'olacak" diyen insanlar da. Bu konuda düşünceleri olan biri değildim açıkçası; sadece öyle içten içe gurur duyardım izmirli olmamla, yani, özellikle başka şehirlere gittiğimde, sorulduğunda "izmirliyim"i göğsüm kabara kabara söylüyordum işte. Ama artık çeşitli deneyimler sonunda ben de o kervana katıldım sanırım. İzmir'in suyundan içmiş, bu şehirde büyümüş insanlar daha başka oluyor yahu. Kafa yapın, yetiştirilme tarzın falan, daha bir uyum içerisinde sanki, ne bileyim...
Sene 2002 sanırım, orta bir miyim neyim o zamanlar, bu saatte hesap yapacak kadar kafam çalışmadı da, o civarlar olsa gerek. Çok da büyük olmak istemiyorum açıkçası, anlatacağım şeyi düşününce. Baştan söylüyorum çok gülmeyin halime, napayım yani, sizin de vardır böyle hatıralarınız elbet, ya da yoktur belki, bilemedim. Neyse başlıyorum; o zamanlar Hüseyin adında biri vardı bizim yazlıkta, ama çocuk da çocuk hani, masmavi gözler pürüzsüz bembeyaz ten falan, Kıvanç Tatlıtuğ'un küçüklüğü mübarek. Bizim o taraflara da çok sık gelmiyordu annesi babası ayrıydı, bok varmış gibi babasıyla Didim'e gidiyordu haspam, öyle yaz boyu bir bilemedin iki haftalığına anca gelirdi. Her gün denize giderken acaba gelmişler midir diye çaktırmadan evlerine bakıyordum heyecanlı heyecanlı. O zamanlar öyle mesaj hakları da yok, çağrı atıyoruz birbirimize sürekli meşhur 3310'larımızla.
Hiç unutmuyorum bir gün sahil kenarındayız, bir tane yuvarlak uyduruk taş verdi bana saklayayım diye. Ben de aşkımızın simgesi olarak gördüğüm o taşı, onun olmadığı günlerde yanımda taşımaya başladım. Ufak bir şeyde değildi ha, öyle cüzdana müzdana falan koyacak, elimde ordan oraya taşıdım beraberimde günlerce. Arkadaşlarım dalga geçiyor benimle ama umrumda değil, aksine hoşuma gidiyor yaptığım, seviyorum ya onu, kendimce ispatlıyorum öyle ele güne. Sonra ben düşürdüm tabi bunu. Ah dedim nasıl olur, nasıl kaybederim diye kendimi paralıyorum, arayalım nolur diye arkadaşlarımın başının etini yiyorum, görmelisiniz halimi. Her yeri didik didik ettim yollar mollar, sahil, ev, derken buldum taşımı. Baktım kaybolacak gene, dedim evde saklayayım ben bunu. Bir süre de öyle durdu, varlığını unuttum sonra sakladığım yerde, bulduğumda da çöpü boyladı.
Şimdi diyorumda keşke aşkımızın değil de mallığımın bir simgesi olarak saklasaydım onu. Ah işte ergenliğe girmeden önceki hali bile böyle olan bir kızdan, büyüyünce ne bekleyebilirsin ki? Kıssadan hisse; o zaman da maldım, hala malım. Taş maş saklamıyorum tabi artık, valla bak.
16 Aralık 2011
Müthiş bi' kulağı olan bir annenin yeteneksiz kızıyım ben. Ömrüm boyunca ne flüt çalabildim doğru düzgün, ne de ritm tutabildim. Aksine annem de ud çalar, keman çalar, mandolin çalar. Bir şarkı mırıldan, yarım saate çıkartır hemen sana, başlar tıngırdamaya. Birkaç yıldır gittiği TSM korosunda, bu gece Güzelyalı Kültür Merkezi'nde konserleri vardı. Gururlandım gururlanmasına; fakat o kadar yavaş şarkılar türküler çaldılar ki, ninni gibi geldi bana, başladım uyuklamaya. Her alkış arasında, ki baya gürültülü oluyordu o alkışlar, benim kafa hoop gidiyordu. Bir ara ciddi boyun ağrısı çektim.
Sonra bir ara gözlerimi araladım, aralamaz olaydım. Hayrettin Karaca ve Ayşe Mayda'nın kim olduklarını bilmeyenler vardır elbet, ama ben anlatmayacağım. Konuk olarak bu ikili de bulunuyordu salonda. Gözlerimi araladığımda dans ediyorlardı ve öyle güzel görünüyorlardı ki, gözlerim doldu inceden. Allahım işine karışmak gibi olmasında, bana kalırsa 45'imi göreyim sonra al gari de, hani olur ya, böyle ton ton neşe dolu bir hayatım olur ya benim de, bırak göreyim 80'i be. Çok net olmasa da resimlerini de yayınlıyorum, yanda buyrun bakın. Uyku kaçtı tabi benim onları görünce, kafada dönüyor düşünceler hemen, torunlarımı falan hayal ediyorum boy boy. Ara mara verildi ardından, milleti ittire kaktıra indim aşağıya.
Bu arada bacak kası yapar insan o fındık kadar aralardan geçecem diye balerin oldum mübarek, külfet valla tam ortada oturmak, neyse işte indim aşağıya. Bizim -hemen sahiplenirim- Hayrettin dede tuvalete gidecek ama bayanlar sarmış dört bir yanını bırakmıyor, resim mesim olayları işte, esprili bir şekilde hiç erkek yok mu kurtarın beni diyor kıyamam. Neyse kaçtı sonra kaşla göz arasında, biz de kapısında bekliyoruz, annem çek beni de çek ay ben çok seviyorum bu adamı falan triplerine girdi liseli kızlar gibi kalp kalp gözleri. Adamcağız çıktı tuvaletten ellerini yıkıyor. Heh dedim anne geç yanına da çekeyim, yanımda duran amcalardan biri, döndü bana ne dese beğenirsin? "Aa bi' rahat bırak da ellerini yıkasın ayıp ayıp" şimdi şaka yapıyorum desem kafası basmaz, dedim susayım bari.
Ayrıca yılbaşının yaklaştığı şu günlerde size de noel babayı anımsatmadı mı bu ton ton pamuk amca? Üzerine kırmızı cicilerini de giymiş üstelik, tutacaktım kolundan Kayıp Santa filmindeki gibi gel benimle çok işimiz var geyiklerin dışarıda bekliyor, seni gökyüzüne çıkaracağız diye, kaldırmaz kalbi malbi diye vazgeçtim. Ee buarada sahi siz neler yapıyorsunuz yılbaşında, planlar yapıldı mı bakayım? Ben ilk defa evde öyle ebeveynlerimle PTT (pijama terlik tv) yapmayım diyorum, ama yalan olacak gibi görünüyor. Neyse konudan sapmaya başladım sanırım. Aslında bu konu üzerinden anlatacağım başka da bir şey kalmadı. Son olarak gün değerlendirmem şöyleki; çok eğlendiğim söylenemez ama anneciğimin o kalp kalp gözlerini ve elleriyle ritm tutan şarkılara eşlik eden babamın o neşesini görmeye değerdi yahu. Üstelik bir saate yakın süre de uyudum bile. Yalova'da görüşmek üzere pamuk dede, sırf senin için para biriktirip geleceğim yanına!
Bu arada bacak kası yapar insan o fındık kadar aralardan geçecem diye balerin oldum mübarek, külfet valla tam ortada oturmak, neyse işte indim aşağıya. Bizim -hemen sahiplenirim- Hayrettin dede tuvalete gidecek ama bayanlar sarmış dört bir yanını bırakmıyor, resim mesim olayları işte, esprili bir şekilde hiç erkek yok mu kurtarın beni diyor kıyamam. Neyse kaçtı sonra kaşla göz arasında, biz de kapısında bekliyoruz, annem çek beni de çek ay ben çok seviyorum bu adamı falan triplerine girdi liseli kızlar gibi kalp kalp gözleri. Adamcağız çıktı tuvaletten ellerini yıkıyor. Heh dedim anne geç yanına da çekeyim, yanımda duran amcalardan biri, döndü bana ne dese beğenirsin? "Aa bi' rahat bırak da ellerini yıkasın ayıp ayıp" şimdi şaka yapıyorum desem kafası basmaz, dedim susayım bari.
Ayrıca yılbaşının yaklaştığı şu günlerde size de noel babayı anımsatmadı mı bu ton ton pamuk amca? Üzerine kırmızı cicilerini de giymiş üstelik, tutacaktım kolundan Kayıp Santa filmindeki gibi gel benimle çok işimiz var geyiklerin dışarıda bekliyor, seni gökyüzüne çıkaracağız diye, kaldırmaz kalbi malbi diye vazgeçtim. Ee buarada sahi siz neler yapıyorsunuz yılbaşında, planlar yapıldı mı bakayım? Ben ilk defa evde öyle ebeveynlerimle PTT (pijama terlik tv) yapmayım diyorum, ama yalan olacak gibi görünüyor. Neyse konudan sapmaya başladım sanırım. Aslında bu konu üzerinden anlatacağım başka da bir şey kalmadı. Son olarak gün değerlendirmem şöyleki; çok eğlendiğim söylenemez ama anneciğimin o kalp kalp gözlerini ve elleriyle ritm tutan şarkılara eşlik eden babamın o neşesini görmeye değerdi yahu. Üstelik bir saate yakın süre de uyudum bile. Yalova'da görüşmek üzere pamuk dede, sırf senin için para biriktirip geleceğim yanına!
14 Aralık 2011
Özne ve yüklem cümlenin temel taşlarıdır,
Lakin sıfat ve zarflar o basitliğe anlam katarlar.
Aynı hayat gibi değil mi, düşünsenize?
Aile ve sağlık aslolandır, onlar olmadan olmaz.
İş güç eş dost ise hayatımızı daha güzel kurgulamamız için birer araç.
...
Cümlelerim zengindir benim. Uzun uzadıya derli toplu yazarım.
Noktalama işaretleri arkadaşımdır, sonunu getiremem sayelerinde.
Ama gel görki bu dikişi hayatta tutturamadım bir türlü.
Sürekli bi yarım kalmış cümle misali savrulup duruyorum yazgımda.
Lakin sıfat ve zarflar o basitliğe anlam katarlar.
Aynı hayat gibi değil mi, düşünsenize?
Aile ve sağlık aslolandır, onlar olmadan olmaz.
İş güç eş dost ise hayatımızı daha güzel kurgulamamız için birer araç.
...
Cümlelerim zengindir benim. Uzun uzadıya derli toplu yazarım.
Noktalama işaretleri arkadaşımdır, sonunu getiremem sayelerinde.
Ama gel görki bu dikişi hayatta tutturamadım bir türlü.
Sürekli bi yarım kalmış cümle misali savrulup duruyorum yazgımda.
Beş yıldır Güzelyalı-Bornova arası mekik dokuyorum üniversite nedeniyle. Günde sanırım git gel toplam 2,5 saatimi toplu taşıma araçlarında harcıyorum. Haliyle fazlaca insanla muattap olma durumunda kalıyorsun ve anlatacak pek çok hikayen oluyor böylelikle. Ben de birkaç tanesini anlatayım dedim.
Hani sürekli denk gelip de, sima olarak tanıdığınız otobüs insanları vardır. Mesela benim beğendiğim hamile gencecik bir kadın vardı metroda karşılaştığım, sade giyimli, uzun boyluydu, kısacık saçlarını hep topuz yapardı ufak bi tokayla. Sonra bir gün kocasıyla beraber gördüm, mutlu bir yuvası vardı belliydi. Kafamda senaryolar yazardım gördüğüm ufacık detaylara. Ara ara düşünürüm hala nasıllar acaba diye. Ha bir de unutmak ne mümkün o ton ton kovboy giyimli dedeyi! Pardesüsü, o eski Jön bıyıkları, bastonu, fötr şapkası ve gömleğini sonuna kadar ilikleyip taktığı o garip armasıyla tam takır giyinip çıkıyordu sanırım sokağa ya da ben her seferinde böyle görüyordum. Bir gün yanıma oturdu, içimdeki o dede özlemini o beş dakikalık yolda dindirmek istercesine, dayanamayıp "Ben sizi sürekli görüyorum, nasılsınız iyi misiniz, allah size uzun uzun sağlıklı ömür versin" dememek için zor tuttum kendimi. Yüzünde bi ciddiyet, bi otoriter hava vardı, korktum sanırım alacağım tepki yıkardı çünkü beni, benim ağzımdan sadece "müsade edebilir misiniz?" çıktı, oysaki aklımdan geçenler "dedem olur musun, ol nolur, inmeyim şimdi elinden tutayım şeker al bana" idi. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız, benim hayali dedem...
Hani sürekli denk gelip de, sima olarak tanıdığınız otobüs insanları vardır. Mesela benim beğendiğim hamile gencecik bir kadın vardı metroda karşılaştığım, sade giyimli, uzun boyluydu, kısacık saçlarını hep topuz yapardı ufak bi tokayla. Sonra bir gün kocasıyla beraber gördüm, mutlu bir yuvası vardı belliydi. Kafamda senaryolar yazardım gördüğüm ufacık detaylara. Ara ara düşünürüm hala nasıllar acaba diye. Ha bir de unutmak ne mümkün o ton ton kovboy giyimli dedeyi! Pardesüsü, o eski Jön bıyıkları, bastonu, fötr şapkası ve gömleğini sonuna kadar ilikleyip taktığı o garip armasıyla tam takır giyinip çıkıyordu sanırım sokağa ya da ben her seferinde böyle görüyordum. Bir gün yanıma oturdu, içimdeki o dede özlemini o beş dakikalık yolda dindirmek istercesine, dayanamayıp "Ben sizi sürekli görüyorum, nasılsınız iyi misiniz, allah size uzun uzun sağlıklı ömür versin" dememek için zor tuttum kendimi. Yüzünde bi ciddiyet, bi otoriter hava vardı, korktum sanırım alacağım tepki yıkardı çünkü beni, benim ağzımdan sadece "müsade edebilir misiniz?" çıktı, oysaki aklımdan geçenler "dedem olur musun, ol nolur, inmeyim şimdi elinden tutayım şeker al bana" idi. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız, benim hayali dedem...
12 Aralık 2011
10 Aralık 2011
"Yılbaşında ne yapıyorsun?" dedi erkek. Sesinde ve yüzünde çok da önemsiyor gibi görünmemeye çalışmak vardı sanki. Kızda ise tam tersi, hoşlanıyordu işte, gizlemek istemiyordu bunu daha da fazla. Her zaman pek düşünmeden nasıl görüneceğini, yapıyordu içinden gelenleri. "Bir planım yok" dedi, gözleri parladı o an, ardından gelecek cevabı merakla beklercesine uzatmak istemedi cümlesini. Erkek ise "Ben Bolu'ya gideceğim, arkadaşlarımın yanına, beraber kutlayacağız, sen de gelmek ister misin?" dedi o sakin sesiyle. Gözleri buluştu, kızın yüreği pır pır. Eve gidinceye kadar geçen saatlerde bunu düşündü durdu, hayaller kurdu. "Bolu'da kar var mıdır, çok soğuk mudur" diye sorular sordu. "Bana birkaç gün izin ver, iyi bir evlat olayım ki izin alabileyim" demişti ama dayanamadı ki şaşkın, o yol süresi bile çok gelmişti ona. Kafasında doğru düzgün bir plan olmadan, kelimenin tam anlamıyla kapıdan girer girmez, "baba böyle böyle, gidebilir miyim nolur nolur" diye yalvarırcasına izin almaya çalıştı... Ardından telefona sarıldı kız, "geliyoruuuummm" dedi gizlemek istemedi gene heyecanını ve bekletmek onu.
Ve işte böyle başladı bir hikayenin gelişme paragrafı...
Ve işte böyle başladı bir hikayenin gelişme paragrafı...
Sene 2007, üniversiteye yeni başlamışım. Bir de hazırlık muafiyet sınavına girmemişim o yıl, bir yıl dinlenicem demişim. Hani çok çalıştım ya sanki ÖSS için, neyse. Özetle heyecanlı dost canlısı mini mini gençler, gezmeye tozmaya elverişli rahat dersler, abla abi gibi seninle ilgilenen öğretmenler var. Ege'de o yıl hazırlığın tanımlaması buydu benim için. O dönemde edindiğim arkadaşlıklarım bugünümde olmasalar da artık, hatta pek bir şey hatırlamıyo bile olsam da, sanırım en güzel geçirdiğim yıldı diyebilirim okuldaki. O süre zarfında sürekli gülücük gülücüktü çünkü her şey, yoktu öyle arkadan iş çevirmeler, dedikodular, fettanlıklar. Gerçi son demlerinde hiç beklemediğim bi satış koyulduysa da, genel anlamda kafa çok rahattı işte. Aaaa duur sen dur! Ben demin o günlerden bugünüme gelen aynı samimiyeti koruduğum kimse yok mu dedim? Yok artık! Öyle temiz, öyle bıcır bıcır birini tanıdım ki ben o sene. Beraber bulunduğumuz bir masada, ettiğimiz bir kahvaltı sonrası başladı bizim arkadaşlığımız. Kim mi? O dönemki sevgilimin, memleketinden İzmir'e yolu düşen bir arkadaşının Dokuz Eylül'ü kazanan o dönemki kız arkadaşı, Derya. İkimizde bu alakasız dıdısının dıdısı durumunu "bize kattıkları en güzel olay" olarak tanımladık. O gün bugündür, kız kardeşim gibi severim bu cimcimeyi. İyi kalbinden, vefakarlığından, beraber yaptığımız şeylerden saatlerce bahsedebilirim, o da okurken biliyorum o bıcırık ses tonuyla "aaay cansumm çooook mutttluuu olduuuum" der bana.
İyiki doğdun cimcimem. Nice senelere, sağlıkla, mutlulukla ve beraber.
Telefonda konuşurken doğum gününü kutlamam böyle bitmeyecek demiştim ya, asıl süprizimi bu sanma.
İyiki doğdun cimcimem. Nice senelere, sağlıkla, mutlulukla ve beraber.
Telefonda konuşurken doğum gününü kutlamam böyle bitmeyecek demiştim ya, asıl süprizimi bu sanma.
9 Aralık 2011
Canım cicim çiçeğim diyen erkekler bana çok itici gelir. Yılış yapış, hovarda bi şekil şemal alır benim gözümde. Bu yüzdendir araya mesafe koyarım anında. Ayrıca temas etmeyi de sevmem, ne öyle el kol hareketleri. Kaskatı kesilmediğim zamanlarda, şakayla karışık isyan bayraklarını da çekerim anında. Ama gel görki gözüm varsa o kişide, nasıl ikircikleniyorum bi görseniz, allahım yarappim. Çoğu zaman ilgi duyup duymadığımı buradan anlıyorum, o ilk akla düşüş zamanlarını yani. Beni rahatsız etmiyorsa, tabi eğer bu davranışlarda bulunuyorsa -herkes bana canım cicim diyor gibi oldu da- abayı yakmam yakındır. Böyle deyince şıpsevdi gibi görünüyor da oldum sanırım, o zaman şunu söylemeliyim, hayatıma giren erkek sayısı bir elin parmaklarını geçmedi henüz.
8 Aralık 2011
Kadın olmak demek bir çok şeyi düşünmek demek.
O düşüncelerden uzaklaşmanın yolu ise gene bir çok şeyi düşünmek.
Anlamadınız de mi? Daha açıklayıcı olayım.
Şöyleki kadın dediğin akşamdan başlar yarın ne giyeceğim derdine,
Karar verse bile, sabah o dolap karşısına geçilir gene kırk saat düşünür,
Ve kadına göre yoktur giyecek bir şeyi, tıklım tıklım olsa bile dolabı.
Sadece kıyafet seçimi ile de kalmaz üstelik.
Ona gidecek çanta, pabuç, kemer ve oje lazım. Uygun takı toka lazım.
Peki ya saçın? Düzleştirsen mi acaba, maşa mı yoksa? Ya toplasan?
Ona gidecek çanta, pabuç, kemer ve oje lazım. Uygun takı toka lazım.
Peki ya saçın? Düzleştirsen mi acaba, maşa mı yoksa? Ya toplasan?
Hatta kanımca yemektir, ütüdür, çocuk bakımıdır hep bu nedenden dolayı
toplum tarafından yıkılmıştır kadının üzerine.
Kadınlar çok düşünmesin, düşünüp de hayatı hem kendilerine,
hem de çevrelerindekilere zindan etmesin diye.
toplum tarafından yıkılmıştır kadının üzerine.
Kadınlar çok düşünmesin, düşünüp de hayatı hem kendilerine,
hem de çevrelerindekilere zindan etmesin diye.

Akşam vakti dışarı çıkmayı seven biri olmadım hiç. Bunun nedeni bunu çokta matah bir şey olarak görmememden kaynaklı sanırım. Ha çıkmıyor muyum, elbette ki çıkıyorum. Lakin bu daha çok çalışan arkadaş varlığından kaynaklı. Onlar çıkıyor 7'de 8'de, benim gibi öğrenci değiller ki, görüşmek istiyorsan mecbursun. Gene de bazen öyle zor geliyor ki şu akşamın soğuğunda dışarı çıkmak, otobüs beklemek, trafiğe takılmak... Üşengeçliğinden eğitim öğretim hayatı boyunca mezuniyetlerine bile katılmamış biriyim ben, siz düşünün naasıl bir külfet bu... Nazım geçen insanlara "Güzelyalı'da buluşsak?" diyorum genelde; diyemediklerimle de iyi günümdeysem...
Not: Yandaki fotoğraf İzmir'den gece manzarası. İnsanın çıkıp göresi geliyor değil mi? Işık işte...
Bundan sanırım 8 yıl kadar önce "ilerde kesin yalnız yaşlı bunaklar olcaz" diye şakalaşıp, sonra da "seni kimse almazsa ben alırım merak etme" diyen çocukluk arkadaşım, bu sözlerinin üstünden bir iki yıl geçmeden buldu temiz bir aile kızı. Tanıştım ben de, güldük eğlendik beraber. Sonra askere gitti bizim deli oğlan, geldi, işe girdi, düzenini kurdu falan derken, bir baktım nişanlandı bunlar. Şimdi bir daha baktım Ağustos'ta evleniyormuş. Yıllar geçivermiş böyle bana çaktırmadan. Sanırım bir daha baktığımda kucağında bebesi olacak.
Ee ben daha yolun een başındayım. Üstelik "seni kimse almazsa, ben alırım" diyen biri de yok artık. İşin bu kısmı hikaye tabiki, büyüdüğümüzü, ayrı gayrı düşüp de neler neler yaşadığımız ve artık eskisi gibi olamayacağımız gerçeğiyle yüzleşmek bana koyan. Daha dün beraber yiyip içen, gülen oynayan veletlerdik biz. Şimdi her birimiz bir yerde, kendi geçim dertlerimizde.
Mesela hiç unutmuyorum, on iki on üç yaşlarındayım. Doğumgünü yaza geldiği için kutlama kısmı sekteye uğrayan doğum günü çocuklarından oldum ben hep, o "iyiki doğdun canım nice senelere" safsatalarını okumakla yetinenlerden hani, o gözleri ışıl ışıl, ehihii diye mutlu olanlardan değil. Yazlık arkadaşlarım bu klasik 16 Temmuz'larda benim kutlayalım diye bakan pörlek umut dolu bakışlarımdan sıkıldıklarından -of çok ezik göründüm sanırım- o sene "cansu biz dışarı çıkmıcaz bugün" diyerek iyice burkmuşlardı benim ufak yüreğimi. Sahil kıyısında ağlamaklı, bir başıma oturuyordum ki, bu tepede bahsettiğim arkadaşım dereleri tepeleri aşıp yanıma geldi. Oracıkta oturup bikaç saat güldürmüştü beni. Kendimi değerli hissettiğim en güzel "16 Temmuz"dur o gün.
Canım dostum benim. Sevdiğinle bi yastıkta koca, boy boy veletlerin olsun.
Aklında da bulunsun, ben gene yalnız yaşlı bunak olacağım, diğer bir tabirle, o dünkü velet.
Mesela hiç unutmuyorum, on iki on üç yaşlarındayım. Doğumgünü yaza geldiği için kutlama kısmı sekteye uğrayan doğum günü çocuklarından oldum ben hep, o "iyiki doğdun canım nice senelere" safsatalarını okumakla yetinenlerden hani, o gözleri ışıl ışıl, ehihii diye mutlu olanlardan değil. Yazlık arkadaşlarım bu klasik 16 Temmuz'larda benim kutlayalım diye bakan pörlek umut dolu bakışlarımdan sıkıldıklarından -of çok ezik göründüm sanırım- o sene "cansu biz dışarı çıkmıcaz bugün" diyerek iyice burkmuşlardı benim ufak yüreğimi. Sahil kıyısında ağlamaklı, bir başıma oturuyordum ki, bu tepede bahsettiğim arkadaşım dereleri tepeleri aşıp yanıma geldi. Oracıkta oturup bikaç saat güldürmüştü beni. Kendimi değerli hissettiğim en güzel "16 Temmuz"dur o gün.
Canım dostum benim. Sevdiğinle bi yastıkta koca, boy boy veletlerin olsun.
Aklında da bulunsun, ben gene yalnız yaşlı bunak olacağım, diğer bir tabirle, o dünkü velet.
7 Aralık 2011
Bir iki gün önce dört arkadaş oturduk bu filmi izliyoruz. Korku diye başladık, tırsıyoruz falan arada sırada, birbirine sarılan tipitipleriz işte. Sonra bi baktık film hoop komediye döndü. Adam yolda koşarken bağırsaklarından ağaca takıldı var mı böyle bir şey? Diğer enterasan bir sahnede şu; artık bir adam bir zombi kaldı geriye, öyle birbirlerine bakıyor bunlar. Zombi bi kükredi, sandık ki çığ mığ düşecek hani "madem ölcem sen de geberekceksin uleen" der gibi bir sahne oluştu bizim kafamızda. Meğersem diğer zombileri de diriltmiş o kükremesiyle, karın altından hepsi fıttırıverdiler bi anda...
Sanırım filmin senaristinin çocuğu mocuğu baba bu çok korkunç, değiştirelim mi deyip komiklik katmış kendince. Oyuncular, yönetmen falan da hani hiç dememişler "bu ne la" diye. Sırf o kılıbık senaristin sümüklü veledinin gönlü olsun. Evet evet böyle olmalı!
Sanırım filmin senaristinin çocuğu mocuğu baba bu çok korkunç, değiştirelim mi deyip komiklik katmış kendince. Oyuncular, yönetmen falan da hani hiç dememişler "bu ne la" diye. Sırf o kılıbık senaristin sümüklü veledinin gönlü olsun. Evet evet böyle olmalı!
6 Aralık 2011
4 Aralık 2011
Hayatta en çok korktuğum şey babam gibi olmak benim.
Başıma gelen en güzel şey ise babam...
Niye mi böyle diyorum?
Ben ömrü hayatımda bu kadar vefakar, evcimen, çoluğu çocuğu için didinen, sevgi dolu bir insan görmedim çünkü. Yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, öyledir benim babam. Hangi arkadaşımla tanıştırsam, her zaman hayran bıraktı kendine. Bazılarının gözleri doldu hatta, kendi babasıyla karşılaştırıp "ne kadar şanslısın be cansu" ve "arkanda kapı gibi baban var senin" cümlelerini ne kadar çok duydum. El bebek gül bebek gibi, prensesler gibi büyütüldüm ben.
Böyle bir babaya sahip olmanın getirdiği korkulardan biri de, babam gibi olmak düşüncesi. Elimde değil sanki, böyle görmüşüm, böylesine seveceğim ben de karşımdakini, çocuğum gibi, canım ciğerim gibi. Sanki sırf bu yüzden çok acı çekecekmişim gibi hissetmem... Ayrıca ister istemez babam gibi biri olsun da istiyorum. Söz konusu olan şey baba ocağında hissettiğim bu güven, huzur, bu aile kavramı. Böyle kalp kalp her şey, masal gibi, pespembe.
Bazen ümitsizliğe düşüp de o aradığım hayatımın erkeğinin hiç bir zaman hayatıma girmeyeceğinden korktuğum zamanlarda, babama bakıyorum tekrar, keşke bu kadar fazla bakmasaydı bana diyorum...
Sevgi, huzur, güven limitimi babamla doldurmuş gibi hissediyorum...
Sevgi, huzur, güven limitimi babamla doldurmuş gibi hissediyorum...
herkesin beğendiği o göz önünde olan şeyleri beğenemiyorum ben pek.
nerede kıyıda köşede kalmış bir şey var o ilgimi çekiyor daha çok.
bana özel gibi geliyor, sanki ben görebiliyorum sadece onun o güzelliğini.
ben benim olanı severim.
şımarıklığa bak.
şımarıklığa bak.
3 Aralık 2011
Alsancak'tasınız ve acıktınız mı? Saat 3, 5 hiç farketmez dooğru Sucukaki'ye! Alsancak Eko'nun çaprazında eski Kırıntı'nın yeni ismi. Patron da benim sevgili abiciğim. Sucukaki, döner, kokoreç, işkembe çorbası mevcut, hem de emin ellerden. Mmmm!
Aha bu da google maps'ten yer tarifi. Afiyet bal şeker olsun!
Bana verilen resimleri, yazıları, bikaç gittiğim etkinlik biletlerini, kolonyalı mendilleri falan sakladığım bir kutum var bikaç aydır. Çok biriktiremedim ama var bikaç bi şeyim içinde. Bende saklama huyu olmadığından, bir süre sonra önemsiz gelip hepsini çöpe göndereceğim sanırım ama şimdilik duruyor işte. Mesela bilgisayarımda bile resimlerim pek yoktur benim, müzik, film arşivi falan. Cins biriyim cins. Neyse, sabah bu bahsettiğim kutumun içine birkaç şey daha eklerken, gözüme çarpan ufak bi kağıt bana bikaç ay öncemi hatırlattı. Anlatayım dedim bunu da burda.
Şimdi ben yaz sonu bir haftalığına Bodrum'a teyzemin yanına gittim. Evde annem, annemin üç kuzeni, bir de birinin annesi ve ben varız. Ev ortamını öyle anlatmayacağım bile, tahmin edileceği üzere o kadar kadın bir araya gelirse ne olur? Beş çayları, dedikodular, pastalar, börekler, evlilik programları, diziler, diziler, diziler... Gündüzleri onları bırakıp kafa dinlemeye sahile gidiyordum. Ellilerine gelmiş koca koca insanlarla muabbet ediyordum, dört yaşlarında cimcime bir kız çocuğu ile suda oyun oynuyordum. Sonra adını unuttuğum bir liseli vardı orada çalışan, kıyamam. Bana öyle melül melül bakmalar, yalnızlığımdan istifade edip konuşmaya çalışmalar. Küçük bi kağıda numarasını yazıp vermiş bana, o ufak kağıt bana o bi haftayı anımsattı şimdi. Bazen gülüyodum çenem ağrıyıncaya kadar, bazen dalıyordum uzaklara. Ben değişimlere açık biri değilken, son bikaç ayda hayatımda çok şey değişmişti. En ufak sıyrıklarla nasıl atlatacağımı falan düşünüyordum bazen, benliğimden uzaklaşmamayı.
Gene uzaklaşabilsem keşke buralardan, şöyle bikaç günlüğüne.
Derdimi tasamı, beni yiyip bitiren korkularımı bırakıp gelsem.
Şimdi ben yaz sonu bir haftalığına Bodrum'a teyzemin yanına gittim. Evde annem, annemin üç kuzeni, bir de birinin annesi ve ben varız. Ev ortamını öyle anlatmayacağım bile, tahmin edileceği üzere o kadar kadın bir araya gelirse ne olur? Beş çayları, dedikodular, pastalar, börekler, evlilik programları, diziler, diziler, diziler... Gündüzleri onları bırakıp kafa dinlemeye sahile gidiyordum. Ellilerine gelmiş koca koca insanlarla muabbet ediyordum, dört yaşlarında cimcime bir kız çocuğu ile suda oyun oynuyordum. Sonra adını unuttuğum bir liseli vardı orada çalışan, kıyamam. Bana öyle melül melül bakmalar, yalnızlığımdan istifade edip konuşmaya çalışmalar. Küçük bi kağıda numarasını yazıp vermiş bana, o ufak kağıt bana o bi haftayı anımsattı şimdi. Bazen gülüyodum çenem ağrıyıncaya kadar, bazen dalıyordum uzaklara. Ben değişimlere açık biri değilken, son bikaç ayda hayatımda çok şey değişmişti. En ufak sıyrıklarla nasıl atlatacağımı falan düşünüyordum bazen, benliğimden uzaklaşmamayı.
Gene uzaklaşabilsem keşke buralardan, şöyle bikaç günlüğüne.
Derdimi tasamı, beni yiyip bitiren korkularımı bırakıp gelsem.
Şimdi düşünüyorum da,
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi aslında,
yeni yerlere, yeni insanlara.
Her seferinde aynı cümle,
Aynı hayatlarını yaşamak istekleri,
Beni içine dahil edemeyecekleri,
Benimle olana dahil olamayacakları
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi, evet.
Ama gidemediler niyeyse.
Onlar gitmekle kalmak arasında,
Bana yaslanmış, gözleri uzaklarda
Kalakaldılar öyle.
...
Sonra ne mi oldu?
Benzer hikayelerin benzer sonu.
Değersiz birer ayrıntı oldular zamanda.
...
Hadi, değiştir sen bu talihsiz yazgıyı,
Ben bu kısır döngüden sıkıldım.
Çok mu çok sev beni,
ve asla, zamana zamanla yenik düşme.
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi aslında,
yeni yerlere, yeni insanlara.
Her seferinde aynı cümle,
Aynı hayatlarını yaşamak istekleri,
Beni içine dahil edemeyecekleri,
Benimle olana dahil olamayacakları
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi, evet.
Ama gidemediler niyeyse.
Onlar gitmekle kalmak arasında,
Bana yaslanmış, gözleri uzaklarda
Kalakaldılar öyle.
...
Sonra ne mi oldu?
Benzer hikayelerin benzer sonu.
Değersiz birer ayrıntı oldular zamanda.
...
Hadi, değiştir sen bu talihsiz yazgıyı,
Ben bu kısır döngüden sıkıldım.
Çok mu çok sev beni,
ve asla, zamana zamanla yenik düşme.
...
2 Aralık 2011
"Şimdiye dek, namusum ve şerefim ile dürüst bir insan olarak yaşadım, ancak kanserden başka bir sonuç elde edemedim" diyor Walter White Vikipedia'da. Bu cümle öylesine etkiledi ki beni, başlamalıyım dedim bu diziye. Lisede kimya öğretmeni ve ek iş olarak oto yıkamacısında çalışır iken ... Diziyi izleyemeyen ve bu yazımdan sonra bi bakalım hele nasılmış diyen olur belki diye kesiyorum burada anlatmayı, anlatacak çok şeyim varken.
Dizi biraz yavaş ilerliyor ilerlemesine, ama bu adamın başkalaşımını -şimdi yandaki resme tekrar bi bak- izlemeye değer. 9,4 almış hem imdb'de.
30 Kasım 2011
29 Kasım 2011
26 Kasım 2011
Twilight.
Serinin ilk filmiyle kendine hayran bırakan,
"of ya işte bu" dediğimiz, o imrendiğimiz aşk hepimizin.
Sonra bu hikayenin de cılkı çıktı tabiki.
Edward çekti gitti, Jacob girdi işin içine.
Sıradan aşk üçgenleri, arada kalmalar vs.
Bu serinin bana anımsattığı cümle
"En güzel yerinde bitirilmeli bazı şeyler" idi.
Yani ilk filmde.
hani ne düşündüğünü belli etmeyen tipler var ya hani onlardan.
oysa baksana bana, bana yedi kat el olan otobüs şoförü bile
anlar bana bakınca ne düşündüğümü, "nerede ineceğini bilmiyorsun de mi?" der bazen.
anlar bana bakınca ne düşündüğümü, "nerede ineceğini bilmiyorsun de mi?" der bazen.
saklayabilsem sevincimi keşke, şapşal bi gülümseme oluşmasa hemen, parlamasa gözlerim.
ya da üzüntümü belli etmesem hiç. büzülmese dudağım da, hiç kimse sormasa bana "nen var?" diye.
acuk gizemli olsam mesela, kartlarımı hep açık oynamasam böyle.
falan...
21 Kasım 2011
Bizim ailede garip garip huylar var yahu. Mesela mı?
1. Babama göre kolonya her derde devadır. Ne zaman yüzümde sivilce çıksa mesela ya da kabarsa bi yerim, babamdan şu cümle duyulur; "kolonya sür geçer"
2. Sofradan kalkarken insanlar "elinize sağlık" "afiyet olsun" der, bilirsiniz. Ben de pıt pıt yemeğimi yiyip bu temennilerde bulunurken annem bu cümlemi asla duymaz.
3. Annemin şarkı mırıldanmasından nefret ediyorum, ona göre mırıldanmak ııııı ııııııı hııııı diye eşlik etmek. Anne yaaa lütfen dedikçe de inadına yapar gibi beni ne zaman görse başlar ııııı hıııı diye.
4. Bizim evde "çok yaşa" demek büyük bir görevdir. Duymadı mı? Bağır. Olmadı mı? Git yanına öyle söyle hadi bakayım...
5. Babama göre her şey "şey"dir. Şeyi şeyden alıp şeye koysana gibi cümlelerini anlamak zordur.
6. Hıçkırık mı tuttu? Sıçtın. Babam sana "helal" dediğinde o hıçkırık geçmeli. Geçmezse sinirleniyor.
7. Annem kurşun asker gibi mübarek, adımlarını o kadar sert atıyor ki o uzun koridor boyunca tam konumunu tahmin edebilirsin.
8. Babama göre anahtar taşımak çok büyük bir külfet. Cep telefonunun olmaması hadi neysede.
9. Babamın genelde alakalı alakasız her şeye ilk tepkisi "eyvah"tır. "-Cansu yarın dersin kaçta? -6'da baba. -Eyvah! ya da "-Anahtarımı unutmuşum, evde yoksun sandım. - Eyvah!"
1. Babama göre kolonya her derde devadır. Ne zaman yüzümde sivilce çıksa mesela ya da kabarsa bi yerim, babamdan şu cümle duyulur; "kolonya sür geçer"
2. Sofradan kalkarken insanlar "elinize sağlık" "afiyet olsun" der, bilirsiniz. Ben de pıt pıt yemeğimi yiyip bu temennilerde bulunurken annem bu cümlemi asla duymaz.
3. Annemin şarkı mırıldanmasından nefret ediyorum, ona göre mırıldanmak ııııı ııııııı hııııı diye eşlik etmek. Anne yaaa lütfen dedikçe de inadına yapar gibi beni ne zaman görse başlar ııııı hıııı diye.
4. Bizim evde "çok yaşa" demek büyük bir görevdir. Duymadı mı? Bağır. Olmadı mı? Git yanına öyle söyle hadi bakayım...
5. Babama göre her şey "şey"dir. Şeyi şeyden alıp şeye koysana gibi cümlelerini anlamak zordur.
6. Hıçkırık mı tuttu? Sıçtın. Babam sana "helal" dediğinde o hıçkırık geçmeli. Geçmezse sinirleniyor.
7. Annem kurşun asker gibi mübarek, adımlarını o kadar sert atıyor ki o uzun koridor boyunca tam konumunu tahmin edebilirsin.
8. Babama göre anahtar taşımak çok büyük bir külfet. Cep telefonunun olmaması hadi neysede.
9. Babamın genelde alakalı alakasız her şeye ilk tepkisi "eyvah"tır. "-Cansu yarın dersin kaçta? -6'da baba. -Eyvah! ya da "-Anahtarımı unutmuşum, evde yoksun sandım. - Eyvah!"
19 Kasım 2011
17 Kasım 2011
Yengeç kadını ile Balık erkeği
"tencere kapak deyimi bu ikilinin ilişkisine cuk oturmaktadır kanımca. Tutumlu ve anaç yengeç kadını, hayalperest ve savurgan balık erkeğini kontrol altına alacaktır, bu yönüyle dengelenirler. Ruhen ikisi de ağlak, mız mız insanlardır. Ota boka ağlar, üzülür, darılırlar, bu nedenle birbirlerini anlayabileceklerdir. Yengeç kadını sevgisini belli eder ve asla esirgemez. Balık şımarık bir çocuk gibi, bu sevgi meleğinin kanatlarında uyumayı tercih edecektir. Balık erkeği de deli gibi romantik ve eğlencelidir. Bu yönüyle yengeç kadınını çok mutlu edecektir. Love story onların filmi olabilir, bence bu iş olur."
demiş parmakları öpülesice bir sözlük yazarı. Niye mi? ihiihii!
demiş parmakları öpülesice bir sözlük yazarı. Niye mi? ihiihii!
Bekar olmak zor iş demeden önce "bekar olmak nedir?"le başlayayım.
Efendime söyleyeyim bekar olmak demek
adı koyulan bi ilişkiye sahip olmamak demektir.
Bazen senin gönlün kayar yakınlaşırsın, o kalp kalp zamanlar hani,
bazen de işin içinde öyle kalp kalp bi durum yoktur seni yakıştırırlar.
Bekarsın ya hani, olur böyle şeyler.
Hatta bazen, durum hangisi olursa olsun,
Dışarıdan bakana hepsi bir ya sonunda,
hadleri ve hakları olmadan senin hakkında olup olmadık şeyler söylerler etrafta.
Çoğunlukla bu densizler eski sevgililer olur, çekememezlik olur, kıskançlık olur.
Kulağına da gelir elbet.
Sonra ne mi olur?
Boku çıkar. Can sıkılır. Kafa göz patlatılır.
Gerekli açıklamalardan sonra,
Yazının başında bahsettiğim o cümleye geldi sıra;
Yazının başında bahsettiğim o cümleye geldi sıra;
Bekar olmak yorucu iş azizim...
Niye mi yazdım bu yazıyı?
"Herkes işine baksın." demek için.
Not: Dedikodu yapmayın demiyorum.
Götünüzden -yazcam bunu açık açık, yok öyle g*t demek, hatta göt göt göt- sallamayın yeter...
16 Kasım 2011
Gün içinde yaşadığım birbirinden lanet olayları anlatmak yerine,
gecenin bu saatinde canchuv'un çıkış noktasını, benim için önemini,
ingilizce özentiliği gibi bir amacımın olmadığını falan anlatmaya kalkıcam size.
Başlıyorum.
Ben daha el kadarken abim bana "Cançu" derdi hep,
Şimdilerde abim dahil pek kimse bana böyle seslenmiyor ama
Arada ben kendime "cançu hadi bakalım" diyerek gideriyorum o eski özlemini. Neyse.
Daha ilkokul 5 falanım, abim o zamanlar üniversite için Muğla'ya gitti.
Selami Şahin dinliyorum masasının altında saklanıp
"Özledim teninin kokusunu özledim ühühü" diye zırlıyorum,
Böyle annemin abime gönderdiği pasta börek kutularının içine kokulu renkli mektuplar falan koyuyorum.
E kolay mı? Her kızın süper kahramınıdır abisi.
Abim de mektupla uğraşacağına, zaten annem de öyle çok yemek göndermiyor kargoyla,
bana mail at dedi canın istediğinde.
bana mail at dedi canın istediğinde.
Ve "canchuv" adında ilk mail adresimi aldı.
İşte o gün bu gündür, benim her koşulda kullanıcı adım budur.
15 Kasım 2011
Hani toplu taşıma araçlarıyla uzun yol gitmenin verdiği sıkıntıyı bilirsiniz hepiniz.
Hele ki elinizde okuyacak bir şeyiniz yoksa ya da
artık pıt pıt birileriyle mesajlaşma çağını geçtiyseniz veya başınızın bağı çözülmüşse...
Bazen dedesinin kucağında oturan küçücük bir çocuğu izlersin
Ya da belki tipitip birine takılır gözlerin
Bazen de gözlerin dolar herkesin içinde aklın takılıp kalmışsa bir şeye
Kızların o bitmek bilmeyen dedikodularına maruz kalırsın bazen
Bazen de yanındaki senin yerini de işgal eder sıkışıp kalırsın olduğun yerde...
Neyse bugün metroda giderken ve bunları düşünürken;
Hele ki elinizde okuyacak bir şeyiniz yoksa ya da
artık pıt pıt birileriyle mesajlaşma çağını geçtiyseniz veya başınızın bağı çözülmüşse...
Bazen dedesinin kucağında oturan küçücük bir çocuğu izlersin
Ya da belki tipitip birine takılır gözlerin
Bazen de gözlerin dolar herkesin içinde aklın takılıp kalmışsa bir şeye
Kızların o bitmek bilmeyen dedikodularına maruz kalırsın bazen
Bazen de yanındaki senin yerini de işgal eder sıkışıp kalırsın olduğun yerde...
Neyse bugün metroda giderken ve bunları düşünürken;
14 Kasım 2011
13 Kasım 2011
Sizin de ara sıra boşuna yaşadığınızı düşündüğünüz olur mu,Bir kısır döngüde olduğunuzu falan?
Sürekli bi koşuşturmacanın içinde olduğumuzu, bizi ayakta tuttuğunu,
düzen sağlayan şey o olduğunu düşündünüz mü hiç mesela?
Okul olsun iş olsun, evlilik çoluk çocuk olsun...
Hiç 50'me gelince ne olacağım dediğiniz oldu mu peki?
Anne ve babanıza bakıp,
Aslında artık hiç hayalleri, hayattan beklentileri olmadığını,
Artık tek dertlerinin sizin geleceğiniz,
ya da yemediğiniz o köfte olduğunu düşündüğünüz oldu mu?
Ya o sürekli domatesin tüm marketlerdeki fiyatlarını bilmeyi,
mynette okey oynamak, sürekli yerleri silmek gibi işleri
sırf günü çekilir kılmak için yaptıklarını düşündünüz mü?
Peki ya kendinize bakıp da aynı şeyi düşündüğünüz oldu mu?
Daha 50'nize gelemeden aynı uğraş peşinde olduğunuzu...
Benim oldu. Sizin olmaz umarım.
12 Kasım 2011
Maillerimi kontrol ediyordum, rutin günlük işlerden biridir ya hani.
Twitterdan mail gelmiş; diyor ki patronun yeğeni seni takip etmeye başladı!
Bana orta okul zamanlarımı hatırlattı. Lgs vardı o zamanlar, bilen bilir lise giriş sınavı. Evim yakıncacık diye Körfez dershanesine gittim ben, Poligon'dakine. Gene bilirsiniz mutlaka abiler ablalar vardır orada, doluştururlar sizi bir eve. Ders mers çalıştırırlar, sonra da ibadet... Baktılar ben namazdan niyazdan anlamam, o taraklarda bezim yok, beni bi kere bile çağırmadılar! Hep merak etmişimdir halbuki noluyor orda diye, aslında tam da beyin yıkama çağındayım, niye çağırmadılarsa... Neyse.
Tabi bizim dershane ile "Zaman gazetesi" aynı yolun yolcusu. Hiç unutmuyorum her çarşamba zamanın -ay hiç büyük harf falan kullanamıcam adına, hatta dur minnacık yazcam hıh- verdiği soru kitapçıklarından sınav olurduk. Bizde akıllılar her hafta gider cevap anahtarını gazete bayiinden alırdık. Tabi anlaşılmasın diye, herkes kendi kapasitesine göre doğru/yanlış yapardı. Millet soruları çözerdi, biz kaç doğru yapsam diye hesap yapardık... Her hafta birimiz birinci falan olurdu, öyle şeyler. Bazen derdik "aaay ben bu hafta kendim yapacağım, almıcam gazete." Yalan tabi, uğraşmak zor gelince dürtüklerdik alanları, cevap anahtarını gönder diye.
Neyse bir gün içimizden bi "akıllı" gitti hepsini full yaptı. E be kızım senin cürmün ne ki hepsini doğru işaretlersin? Tabi Gülsüm hoca çaktı durumu, topladı bizi yanına, bi güzel kalayladı. Sonra bu soru kitapçık cevap anahtarı devri kapandı, biz paşa paşa girdik sınavlara...
Twitterdan mail gelmiş; diyor ki patronun yeğeni seni takip etmeye başladı!
Bana orta okul zamanlarımı hatırlattı. Lgs vardı o zamanlar, bilen bilir lise giriş sınavı. Evim yakıncacık diye Körfez dershanesine gittim ben, Poligon'dakine. Gene bilirsiniz mutlaka abiler ablalar vardır orada, doluştururlar sizi bir eve. Ders mers çalıştırırlar, sonra da ibadet... Baktılar ben namazdan niyazdan anlamam, o taraklarda bezim yok, beni bi kere bile çağırmadılar! Hep merak etmişimdir halbuki noluyor orda diye, aslında tam da beyin yıkama çağındayım, niye çağırmadılarsa... Neyse.
Tabi bizim dershane ile "Zaman gazetesi" aynı yolun yolcusu. Hiç unutmuyorum her çarşamba zamanın -ay hiç büyük harf falan kullanamıcam adına, hatta dur minnacık yazcam hıh- verdiği soru kitapçıklarından sınav olurduk. Bizde akıllılar her hafta gider cevap anahtarını gazete bayiinden alırdık. Tabi anlaşılmasın diye, herkes kendi kapasitesine göre doğru/yanlış yapardı. Millet soruları çözerdi, biz kaç doğru yapsam diye hesap yapardık... Her hafta birimiz birinci falan olurdu, öyle şeyler. Bazen derdik "aaay ben bu hafta kendim yapacağım, almıcam gazete." Yalan tabi, uğraşmak zor gelince dürtüklerdik alanları, cevap anahtarını gönder diye.
Neyse bir gün içimizden bi "akıllı" gitti hepsini full yaptı. E be kızım senin cürmün ne ki hepsini doğru işaretlersin? Tabi Gülsüm hoca çaktı durumu, topladı bizi yanına, bi güzel kalayladı. Sonra bu soru kitapçık cevap anahtarı devri kapandı, biz paşa paşa girdik sınavlara...
11 Kasım 2011
Güzelyalı balıkçısını bilirsiniz belki, Mithatpaşa Caddesi'nde, karakolun orada hemen. Heh işte biz o balıkçının üzerinde çatı katında otururduk yıllar yıllar önce. Bahsettiğim bu yıllarda ben ilkokula gitmiyorum, abim de 12-13 yaşlarında sümüklü bir velet daha...
Benim çocukluğum abimin yaramazlık hikayelerini dinleyerek ya da onlara ortak olarak geçti.
Banyomuzu hatırlıyorum hayal meyal, büyükçeydi mavi seramikti her yer. Mavi küvetimizin yanında benim lazımlığım dururdu, pembe küçük bi şey. Popom da tabi küçüktü o zamanlar. Onun biraz ilersinde de çamaşır makinemiz vardı, üzerinde büssürü deterjanlar bilmem neler. Mantıken -abimin mantığı tabi bu- bir temizlik deterjanı güzel temizliyorsa, üç dört tanesi birlikte daha güzel temizler. Biz de birleştirip, yok güneşte bekletip, yok su ekleyip "süper deterjan" yapmaya çalışıyorduk.
O zamandan belliymiş abimin akıllı yaratıcı biri olacağı. Bense hep suç ortağıydım işin uygulama taraflarında ve hep pataklanırdım. Hiç unutmuyorum bir keresinde naptıysa artık, kafam yamuk kalmıştı, düzeltemedim bi' süre öyle sola yatıyodu hafif. Sonra yatağın üzerine çıkardık mesela, sözde dövüşeceğiz abimle, ama o beni pata küte döverdi. Gözüme boncuk mermi atmışlığı da var, uzar gider böyle... Abim akıllı yaratıcı komik mükemmel biriyken, ben oldum mal. Sanırım psikologlar çocukluklara inmekte haklı. Genetik menetik yalan.
O zamandan belliymiş abimin akıllı yaratıcı biri olacağı. Bense hep suç ortağıydım işin uygulama taraflarında ve hep pataklanırdım. Hiç unutmuyorum bir keresinde naptıysa artık, kafam yamuk kalmıştı, düzeltemedim bi' süre öyle sola yatıyodu hafif. Sonra yatağın üzerine çıkardık mesela, sözde dövüşeceğiz abimle, ama o beni pata küte döverdi. Gözüme boncuk mermi atmışlığı da var, uzar gider böyle... Abim akıllı yaratıcı komik mükemmel biriyken, ben oldum mal. Sanırım psikologlar çocukluklara inmekte haklı. Genetik menetik yalan.
Hayatıma giren insanları, yolda görmek üzerinden kategorize ettim;
1. Tanımıcaklarım -hatırlamıcam bile o derece-
2. Tanımakla tanımamak arasında kalacaklarım
3. Tanıcaklarım -öyle o kadar sırf tanımalık bunlar-
4. Selamlaşacaklarım -kafa oynatarak, göz kırparak ya da ne bileyim merhaba falan deriz belki-
5. Karşı taraf şu yukarda belirttiğim davranışlarda bulunmadıkça kılımı kıpırdatmayacaklarım
6. Karşı taraf şu yukarda belirttiğim davranışlarda bulunursa kılımı kıpırdatmayacaklarım
7. Ayak üstü beş on dakika muabbet edeceklerim
8. Ayak üstü bi iki dakka konuşup "bir gün görüşelim" safsatasıyla ayrılacaklarım
9. Boyunlarına atlayacaklarım
10. Boyunlarını kırmak isteyeceklerim
Böyle.
1. Tanımıcaklarım -hatırlamıcam bile o derece-
2. Tanımakla tanımamak arasında kalacaklarım
3. Tanıcaklarım -öyle o kadar sırf tanımalık bunlar-
4. Selamlaşacaklarım -kafa oynatarak, göz kırparak ya da ne bileyim merhaba falan deriz belki-
5. Karşı taraf şu yukarda belirttiğim davranışlarda bulunmadıkça kılımı kıpırdatmayacaklarım
6. Karşı taraf şu yukarda belirttiğim davranışlarda bulunursa kılımı kıpırdatmayacaklarım
7. Ayak üstü beş on dakika muabbet edeceklerim
8. Ayak üstü bi iki dakka konuşup "bir gün görüşelim" safsatasıyla ayrılacaklarım
9. Boyunlarına atlayacaklarım
10. Boyunlarını kırmak isteyeceklerim
Böyle.
"Ben ilerde çocuğum olunca onu anlayacağım" diyorsundur.
Deme. Anlamayacaksın çünkü.
Sen de o üf dediğin annen gibi davranacaksın ona.
Zaman değişir çünkü hep.
Sen daha aranda beş yaş olmasına rağmen,
Zamane liselilerini anlayabiliyor musun ondan haber ver?
Ben şahsen öyle kızım olsa,
"okumaya mı gidiyosun sen bu kılıkla, yoksa ırıspı mı olcan başıma" derim.
Derim yani.
10 Kasım 2011
Sene 1999. İlkokul zamanları.
Müfettiş gelir, liste başındaki ilk öğrenciyi kaldırır.
Kız kalkar, ufacık yüreği güm güm heyecandan.
Gösteriş olsun diye dizilmiş o iki rafı işaret ederek sorar;
"Kitaplıktan hiç kitap alıp okuyor musun bakayım sen?"
Kız "hayır okumadım öğretmenim" der.
Doğru söylemiştir söylemesine de,
Yerine oturduğunda arkasından dürter arkadaşları;
"Hoca kızıcak sana!"
Müfettiş gider, liste başı ufak kızımızı öğretmeni kaldırır ayağa.
Cevabını herkesin bildiği o aynı soru, bu kez farklı ses tonuyla sorulur;
"Sen hiç kitap okumuyo musun bu raftan!?"
Kızda aynı kalp atışı; güm güm güm...
Kızda başka cevap; "okuyorum öğretmenim"...
Müfettiş gelir, liste başındaki ilk öğrenciyi kaldırır.
Kız kalkar, ufacık yüreği güm güm heyecandan.
Gösteriş olsun diye dizilmiş o iki rafı işaret ederek sorar;
"Kitaplıktan hiç kitap alıp okuyor musun bakayım sen?"
Kız "hayır okumadım öğretmenim" der.
Doğru söylemiştir söylemesine de,
Yerine oturduğunda arkasından dürter arkadaşları;
"Hoca kızıcak sana!"
Müfettiş gider, liste başı ufak kızımızı öğretmeni kaldırır ayağa.
Cevabını herkesin bildiği o aynı soru, bu kez farklı ses tonuyla sorulur;
"Sen hiç kitap okumuyo musun bu raftan!?"
Kızda aynı kalp atışı; güm güm güm...
Kızda başka cevap; "okuyorum öğretmenim"...
9 Kasım 2011
Ne garip şey konuştuğun her insana "canım" diye hitap etmek,
Ya da sırf o an adını hatırlayamadığı birine "tatlım" diyerek karşılık vermek.
Ve ne küçük düşüren bir şey seni, görünce yüzüne bakmadığın birine sırf işin düştü diye canım ayağı çekmek.
Benim de acaip s*ktir çekesim var o canı olduğum insanlara...
Ya da sırf o an adını hatırlayamadığı birine "tatlım" diyerek karşılık vermek.
Ve ne küçük düşüren bir şey seni, görünce yüzüne bakmadığın birine sırf işin düştü diye canım ayağı çekmek.
Benim de acaip s*ktir çekesim var o canı olduğum insanlara...
Herkes herkesi sevmesin gerek yok
Adam azaldı sevgi elden gidiyor
Özdemir Asaf
Adam azaldı sevgi elden gidiyor
Özdemir Asaf
8 Kasım 2011
Heatherimi (ben de ne demek olduğunu yeni öğrendim, bilmiyorsan tıhla diye de url verdim ahada.) mavi mavi masmavi gözlüm yapmış bana süprüz olarak. O kadar üzgün geldimki Ürkmez'den, can sıkıntısından sağa sola saldıracakken, hoooop kafa dağıldı...
Ben kendimi bildim bileli Ürkmez'de evimiz vardı. Daha okuma yazma bilmiyordum orada sitenin veletleriyle saklambaç, yerden yüksek falan oynardım... Öyle eski ki oradaki dostluklarım, bir bilemedin iki yıl hiç görmesem hiç konuşmasam, görüştüğümüz zaman gene aynı samimiyetle hararetli hararetli konuşur dururuz hiç susmadan...
Yaz başında satılamayan evin satılacağı tuttu. Hiçbirimiz üzülmedik. Muabbeti bile geçmedi öyle o derece, biliriz kopmayız biz. Yazın denize gidemedim, koymadı. Onların gezerken tozarken resimlerini gördüm, koymadı. Beni aramadılar, koymadı. Ama bugün oraya gittiğimde öyle bi koyduki! Öyle bir koyduki!
Evi satın alan hırbo evimizi öyle bi hale getirmiş ki. Arka bahçemize beton dökmüş, çitlerimizi yıkmış. Annemin evi aldığımız zaman diktiği, benimle beraber büyüyen şeftali ağacımız hastalık kapmış, kurumuş, eciş bücüş olmuş. Yaseminlerimiz, güllerimiz açmaz olmuş, biberlerimiz üzerlerinde kurumuş, çim bile küsmüş, kara toprak kalmış...
Annemin alıpta güneşe çıkarmaya kıyamadığı, salona kurduğu o salıncağı balkonda yağmurda çamurda çürümeye terkedilmiş. Kış günlerinde gittiğimizde ellerimi ayaklarımı yapıştırdığım, önünde barbi bebek oynadığım o emektar kutucuk sobam da öyle. Ve yatağım! Benim rahat, güzeller güzeli yatağım da balkondaydı. Üstünde ananemden kalma yatak örtümle beraber...
Benim güzel çocukluğumun geçtiği o güzel evimin geldiği o hali görünce tutamadım kendimi, gözlerimden yaşlar süzüldükçe öfkelendim. Öfkelendikçe "Evi eşyalarla satalım diye babamın kıçını yaladın,eşyalarımıza böyle mi bakacaktın it" diye söylendim durdum... Muhtemelen orada olsalardı, çıkışırdımda ver evimi, ver eşyalarımı geri diye!
Ne yaşayamayacağım o üç ay tatillere, ne kışın gidipte kafa dinleyeceğim o kaçamaklara, ne de sık sık biraraya gelemeyeceğim arkadaşlarıma üzüldüm... Sadece yitirmiş gibi, eksik gibi hissettiğim o çocukluğum... Anılarım...
Bu aralar çok üzülür oldum zaten, çocukluğuma... Anılarıma...
7 Kasım 2011
Lisede bir sümsük kız arkadaşım vardı. Arkadaşım dediğime bakmayın, hiç arkadaşı yoktu bu sümüklünün! Çıtı pıtı, süpürgemsi upuzun saçlı, yarı burun yarı insan. Altı kaval üstü şişhane derler ya, heh öyle giyinirdi. Kafasına kırmızı taç takar, mor kazak altına da mavi pantolon geçirirdi. Kafanızda canlandırabilirdiniz mi? İşte bu yarım akıllı, iki lafı bi araya getiremeyen kızzzz..
Gitti hem zengin hem kaslı maslı güzel bir çocuğa kapak attı. Bide çocuk peydahladı. Çocuğu da şeker mi şeker, babaya çekmiş, okka gibi ağzı burnu. İnsanın severken öldürebileceği cinsten.
Tam biiir buçukk yıldır içinden gülücükler kalpler fırlayan resimlerini Facebook'ta yayınlayıp hepimizi orta yerimizden çatır çatır çatlatıyo! Son resimlerde gördüğüm kadarıyla o burnuna estetik de yaptırmış. O ayrık çirkin dişlerini de yaptırır yakında ohh para bok tabi.
O kadar kıskanıyorumki, haftada bir mutlaka baktığım o güzel resimlerinin bir tanesini bile beğenmedim! Sinirimden geçenlerde doğum gününü bile kutlamadım! Ne kutlucam bee.
Ooof allahım madem çirkin yarattın beni, benim çirkin şansım nerde, hı?
Not: Evet hepsi doğru, bu derece kıskanıyorum o sümüklüyü. :(
Gitti hem zengin hem kaslı maslı güzel bir çocuğa kapak attı. Bide çocuk peydahladı. Çocuğu da şeker mi şeker, babaya çekmiş, okka gibi ağzı burnu. İnsanın severken öldürebileceği cinsten.
Tam biiir buçukk yıldır içinden gülücükler kalpler fırlayan resimlerini Facebook'ta yayınlayıp hepimizi orta yerimizden çatır çatır çatlatıyo! Son resimlerde gördüğüm kadarıyla o burnuna estetik de yaptırmış. O ayrık çirkin dişlerini de yaptırır yakında ohh para bok tabi.
O kadar kıskanıyorumki, haftada bir mutlaka baktığım o güzel resimlerinin bir tanesini bile beğenmedim! Sinirimden geçenlerde doğum gününü bile kutlamadım! Ne kutlucam bee.
Ooof allahım madem çirkin yarattın beni, benim çirkin şansım nerde, hı?
Not: Evet hepsi doğru, bu derece kıskanıyorum o sümüklüyü. :(
Sadece adını soyadını bilmek, o insan hakkında sayfalarca bilgi sahibi olmamıza yetiyor.
Nelere gülüyor neleri beğeniyor, neler düşünüyor?
İlişkisi var mı yok mu, kimlerle takılıyor, nerelere gidiyor?
Hepsi için bknz: Google, Youtube, Foursquare, Twitter, Blogger ve vazgeçilmez Facebook!
Profili mi kapalı? Merak etme dünya küçük, bir sürü ortak arkadaşınız var!
Ne o, çabuk mu sıkıldın? Çıkar arkadaşlıktan...
Şimdilerde hepimizin bir tuhaf olması yüzden. Paylaşıma sırf internet üzerinden açığız!
Nelere gülüyor neleri beğeniyor, neler düşünüyor?
İlişkisi var mı yok mu, kimlerle takılıyor, nerelere gidiyor?
Hepsi için bknz: Google, Youtube, Foursquare, Twitter, Blogger ve vazgeçilmez Facebook!
Profili mi kapalı? Merak etme dünya küçük, bir sürü ortak arkadaşınız var!
Ne o, çabuk mu sıkıldın? Çıkar arkadaşlıktan...
Şimdilerde hepimizin bir tuhaf olması yüzden. Paylaşıma sırf internet üzerinden açığız!
6 Kasım 2011
Benim yabancı müzik kültürüm yoktur, sözlere önem verdiğimden Türk müziklerine takılıp kalmışımdır; ama öyle biri var ki... Öyle güzel bi ses var ki, gram ingilizce bilmesen de, anlamasan da; o alır götürür upuzaklara...Kim mi bu adam? James Blunt!
Siz de dilerseniz uzaklara gitmeyi, All the Lost Souls albümünü tavsiye ediyorum!
Ayrıca şundan da bahsetmeliyim. Canlı performans videolarından nefret eden biri olarak, özellikle bu adamın canlı performanslarını dinlemekten zevk alıyorum.
Bu videoyu izlerseniz ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim!
Bu videoyu izlerseniz ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim!
Şu hayatta öyle şeyler vardır ki
adamı meşe palamuduna sevdalı şapşal Scrat'a çevirir
ruhun duymaz...
Özellikle ödüllü Ice Age Karakter Testi'ni çözen deli dolu Sid kafasındaki arkadaşlara tavsiyemdir.
Muma dönersiniz aman diyim...
Nokta.
adamı meşe palamuduna sevdalı şapşal Scrat'a çevirir
ruhun duymaz...
Özellikle ödüllü Ice Age Karakter Testi'ni çözen deli dolu Sid kafasındaki arkadaşlara tavsiyemdir.
Muma dönersiniz aman diyim...
Nokta.
Mavişin blogundaki Ice Age karakter testini çözerken, fark ettim ki benim eskiden kalma bir blogum varmış.
Küçücük fıçıcık içi dolu turşucukmuşum ben!
Bu vesileyle ben de bloggerlığa geri dönüyorum...
Küçücük fıçıcık içi dolu turşucukmuşum ben!
Bu vesileyle ben de bloggerlığa geri dönüyorum...
Neler yazarım, hatta yazar mıyım onu da bilmiyorum... Zaman gösterecek!
Demem o ki, merhaba yeniden!






