27 Aralık 2011
24 Aralık 2011
Fark ettim ki ben mutlu olmadığım zamanlarda kendime vakit ayırabiliyorum sadece. Mutsuzluğumu örtbas etmek, kafamdaki o türlü türlü düşüncelerden uzaklaşabilmek için, insanların günlük yaşantılarında yaptığı şeyleri yapıyorum ben de; kitap okuyorum, ders çalışıyorum, dizi film izliyorum, bloga yazı yazıyorum, puzzle yapıyorum, odamı topluyorum, normalde aklıma gelmeyen insanlarla görüşüyorum falan işte. Normal olan bu değil mi? Ama bir mutlu olmaya görsün yüzüm, dünyayı durduruyorum sanki, aklım hoop beş karış havaya çıkıyor. Mal mıyım neyim ben ya?
17 Aralık 2011
Bilirsiniz, çoğu izmirliye göre izmirli olmak bir ayrıcalıktır. Meraklısına Facebook'tan arama kısmına sadece "izmirliyiz" yazarak aratmalarını öneririm. Neler çıkacak neler. Ya da ben sizi uğraştırmaktan vazgeçip, sadece şunu; Bir yanı eksiktir insanın hayatında bir izmirli olmayınca yazsam, ne demek istediğim tam olarak anlaşılacaktır tahmin ediyorumki.
Üniversite okumanın getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biri de bir çok insanla tanışma fırsatı bulmanız. Mesela ben tek hayali burada okumak olan insanlar da tanıdım zaman içinde, buraya gelip de "aman izmirde izmir, bok var izmirde, kendilerini bilmez şımarıklar n'olacak" diyen insanlar da. Bu konuda düşünceleri olan biri değildim açıkçası; sadece öyle içten içe gurur duyardım izmirli olmamla, yani, özellikle başka şehirlere gittiğimde, sorulduğunda "izmirliyim"i göğsüm kabara kabara söylüyordum işte. Ama artık çeşitli deneyimler sonunda ben de o kervana katıldım sanırım. İzmir'in suyundan içmiş, bu şehirde büyümüş insanlar daha başka oluyor yahu. Kafa yapın, yetiştirilme tarzın falan, daha bir uyum içerisinde sanki, ne bileyim...
Üniversite okumanın getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biri de bir çok insanla tanışma fırsatı bulmanız. Mesela ben tek hayali burada okumak olan insanlar da tanıdım zaman içinde, buraya gelip de "aman izmirde izmir, bok var izmirde, kendilerini bilmez şımarıklar n'olacak" diyen insanlar da. Bu konuda düşünceleri olan biri değildim açıkçası; sadece öyle içten içe gurur duyardım izmirli olmamla, yani, özellikle başka şehirlere gittiğimde, sorulduğunda "izmirliyim"i göğsüm kabara kabara söylüyordum işte. Ama artık çeşitli deneyimler sonunda ben de o kervana katıldım sanırım. İzmir'in suyundan içmiş, bu şehirde büyümüş insanlar daha başka oluyor yahu. Kafa yapın, yetiştirilme tarzın falan, daha bir uyum içerisinde sanki, ne bileyim...
Sene 2002 sanırım, orta bir miyim neyim o zamanlar, bu saatte hesap yapacak kadar kafam çalışmadı da, o civarlar olsa gerek. Çok da büyük olmak istemiyorum açıkçası, anlatacağım şeyi düşününce. Baştan söylüyorum çok gülmeyin halime, napayım yani, sizin de vardır böyle hatıralarınız elbet, ya da yoktur belki, bilemedim. Neyse başlıyorum; o zamanlar Hüseyin adında biri vardı bizim yazlıkta, ama çocuk da çocuk hani, masmavi gözler pürüzsüz bembeyaz ten falan, Kıvanç Tatlıtuğ'un küçüklüğü mübarek. Bizim o taraflara da çok sık gelmiyordu annesi babası ayrıydı, bok varmış gibi babasıyla Didim'e gidiyordu haspam, öyle yaz boyu bir bilemedin iki haftalığına anca gelirdi. Her gün denize giderken acaba gelmişler midir diye çaktırmadan evlerine bakıyordum heyecanlı heyecanlı. O zamanlar öyle mesaj hakları da yok, çağrı atıyoruz birbirimize sürekli meşhur 3310'larımızla.
Hiç unutmuyorum bir gün sahil kenarındayız, bir tane yuvarlak uyduruk taş verdi bana saklayayım diye. Ben de aşkımızın simgesi olarak gördüğüm o taşı, onun olmadığı günlerde yanımda taşımaya başladım. Ufak bir şeyde değildi ha, öyle cüzdana müzdana falan koyacak, elimde ordan oraya taşıdım beraberimde günlerce. Arkadaşlarım dalga geçiyor benimle ama umrumda değil, aksine hoşuma gidiyor yaptığım, seviyorum ya onu, kendimce ispatlıyorum öyle ele güne. Sonra ben düşürdüm tabi bunu. Ah dedim nasıl olur, nasıl kaybederim diye kendimi paralıyorum, arayalım nolur diye arkadaşlarımın başının etini yiyorum, görmelisiniz halimi. Her yeri didik didik ettim yollar mollar, sahil, ev, derken buldum taşımı. Baktım kaybolacak gene, dedim evde saklayayım ben bunu. Bir süre de öyle durdu, varlığını unuttum sonra sakladığım yerde, bulduğumda da çöpü boyladı.
Şimdi diyorumda keşke aşkımızın değil de mallığımın bir simgesi olarak saklasaydım onu. Ah işte ergenliğe girmeden önceki hali bile böyle olan bir kızdan, büyüyünce ne bekleyebilirsin ki? Kıssadan hisse; o zaman da maldım, hala malım. Taş maş saklamıyorum tabi artık, valla bak.
16 Aralık 2011
Müthiş bi' kulağı olan bir annenin yeteneksiz kızıyım ben. Ömrüm boyunca ne flüt çalabildim doğru düzgün, ne de ritm tutabildim. Aksine annem de ud çalar, keman çalar, mandolin çalar. Bir şarkı mırıldan, yarım saate çıkartır hemen sana, başlar tıngırdamaya. Birkaç yıldır gittiği TSM korosunda, bu gece Güzelyalı Kültür Merkezi'nde konserleri vardı. Gururlandım gururlanmasına; fakat o kadar yavaş şarkılar türküler çaldılar ki, ninni gibi geldi bana, başladım uyuklamaya. Her alkış arasında, ki baya gürültülü oluyordu o alkışlar, benim kafa hoop gidiyordu. Bir ara ciddi boyun ağrısı çektim.
Sonra bir ara gözlerimi araladım, aralamaz olaydım. Hayrettin Karaca ve Ayşe Mayda'nın kim olduklarını bilmeyenler vardır elbet, ama ben anlatmayacağım. Konuk olarak bu ikili de bulunuyordu salonda. Gözlerimi araladığımda dans ediyorlardı ve öyle güzel görünüyorlardı ki, gözlerim doldu inceden. Allahım işine karışmak gibi olmasında, bana kalırsa 45'imi göreyim sonra al gari de, hani olur ya, böyle ton ton neşe dolu bir hayatım olur ya benim de, bırak göreyim 80'i be. Çok net olmasa da resimlerini de yayınlıyorum, yanda buyrun bakın. Uyku kaçtı tabi benim onları görünce, kafada dönüyor düşünceler hemen, torunlarımı falan hayal ediyorum boy boy. Ara mara verildi ardından, milleti ittire kaktıra indim aşağıya.
Bu arada bacak kası yapar insan o fındık kadar aralardan geçecem diye balerin oldum mübarek, külfet valla tam ortada oturmak, neyse işte indim aşağıya. Bizim -hemen sahiplenirim- Hayrettin dede tuvalete gidecek ama bayanlar sarmış dört bir yanını bırakmıyor, resim mesim olayları işte, esprili bir şekilde hiç erkek yok mu kurtarın beni diyor kıyamam. Neyse kaçtı sonra kaşla göz arasında, biz de kapısında bekliyoruz, annem çek beni de çek ay ben çok seviyorum bu adamı falan triplerine girdi liseli kızlar gibi kalp kalp gözleri. Adamcağız çıktı tuvaletten ellerini yıkıyor. Heh dedim anne geç yanına da çekeyim, yanımda duran amcalardan biri, döndü bana ne dese beğenirsin? "Aa bi' rahat bırak da ellerini yıkasın ayıp ayıp" şimdi şaka yapıyorum desem kafası basmaz, dedim susayım bari.
Ayrıca yılbaşının yaklaştığı şu günlerde size de noel babayı anımsatmadı mı bu ton ton pamuk amca? Üzerine kırmızı cicilerini de giymiş üstelik, tutacaktım kolundan Kayıp Santa filmindeki gibi gel benimle çok işimiz var geyiklerin dışarıda bekliyor, seni gökyüzüne çıkaracağız diye, kaldırmaz kalbi malbi diye vazgeçtim. Ee buarada sahi siz neler yapıyorsunuz yılbaşında, planlar yapıldı mı bakayım? Ben ilk defa evde öyle ebeveynlerimle PTT (pijama terlik tv) yapmayım diyorum, ama yalan olacak gibi görünüyor. Neyse konudan sapmaya başladım sanırım. Aslında bu konu üzerinden anlatacağım başka da bir şey kalmadı. Son olarak gün değerlendirmem şöyleki; çok eğlendiğim söylenemez ama anneciğimin o kalp kalp gözlerini ve elleriyle ritm tutan şarkılara eşlik eden babamın o neşesini görmeye değerdi yahu. Üstelik bir saate yakın süre de uyudum bile. Yalova'da görüşmek üzere pamuk dede, sırf senin için para biriktirip geleceğim yanına!
Bu arada bacak kası yapar insan o fındık kadar aralardan geçecem diye balerin oldum mübarek, külfet valla tam ortada oturmak, neyse işte indim aşağıya. Bizim -hemen sahiplenirim- Hayrettin dede tuvalete gidecek ama bayanlar sarmış dört bir yanını bırakmıyor, resim mesim olayları işte, esprili bir şekilde hiç erkek yok mu kurtarın beni diyor kıyamam. Neyse kaçtı sonra kaşla göz arasında, biz de kapısında bekliyoruz, annem çek beni de çek ay ben çok seviyorum bu adamı falan triplerine girdi liseli kızlar gibi kalp kalp gözleri. Adamcağız çıktı tuvaletten ellerini yıkıyor. Heh dedim anne geç yanına da çekeyim, yanımda duran amcalardan biri, döndü bana ne dese beğenirsin? "Aa bi' rahat bırak da ellerini yıkasın ayıp ayıp" şimdi şaka yapıyorum desem kafası basmaz, dedim susayım bari.
Ayrıca yılbaşının yaklaştığı şu günlerde size de noel babayı anımsatmadı mı bu ton ton pamuk amca? Üzerine kırmızı cicilerini de giymiş üstelik, tutacaktım kolundan Kayıp Santa filmindeki gibi gel benimle çok işimiz var geyiklerin dışarıda bekliyor, seni gökyüzüne çıkaracağız diye, kaldırmaz kalbi malbi diye vazgeçtim. Ee buarada sahi siz neler yapıyorsunuz yılbaşında, planlar yapıldı mı bakayım? Ben ilk defa evde öyle ebeveynlerimle PTT (pijama terlik tv) yapmayım diyorum, ama yalan olacak gibi görünüyor. Neyse konudan sapmaya başladım sanırım. Aslında bu konu üzerinden anlatacağım başka da bir şey kalmadı. Son olarak gün değerlendirmem şöyleki; çok eğlendiğim söylenemez ama anneciğimin o kalp kalp gözlerini ve elleriyle ritm tutan şarkılara eşlik eden babamın o neşesini görmeye değerdi yahu. Üstelik bir saate yakın süre de uyudum bile. Yalova'da görüşmek üzere pamuk dede, sırf senin için para biriktirip geleceğim yanına!
14 Aralık 2011
Özne ve yüklem cümlenin temel taşlarıdır,
Lakin sıfat ve zarflar o basitliğe anlam katarlar.
Aynı hayat gibi değil mi, düşünsenize?
Aile ve sağlık aslolandır, onlar olmadan olmaz.
İş güç eş dost ise hayatımızı daha güzel kurgulamamız için birer araç.
...
Cümlelerim zengindir benim. Uzun uzadıya derli toplu yazarım.
Noktalama işaretleri arkadaşımdır, sonunu getiremem sayelerinde.
Ama gel görki bu dikişi hayatta tutturamadım bir türlü.
Sürekli bi yarım kalmış cümle misali savrulup duruyorum yazgımda.
Lakin sıfat ve zarflar o basitliğe anlam katarlar.
Aynı hayat gibi değil mi, düşünsenize?
Aile ve sağlık aslolandır, onlar olmadan olmaz.
İş güç eş dost ise hayatımızı daha güzel kurgulamamız için birer araç.
...
Cümlelerim zengindir benim. Uzun uzadıya derli toplu yazarım.
Noktalama işaretleri arkadaşımdır, sonunu getiremem sayelerinde.
Ama gel görki bu dikişi hayatta tutturamadım bir türlü.
Sürekli bi yarım kalmış cümle misali savrulup duruyorum yazgımda.
Beş yıldır Güzelyalı-Bornova arası mekik dokuyorum üniversite nedeniyle. Günde sanırım git gel toplam 2,5 saatimi toplu taşıma araçlarında harcıyorum. Haliyle fazlaca insanla muattap olma durumunda kalıyorsun ve anlatacak pek çok hikayen oluyor böylelikle. Ben de birkaç tanesini anlatayım dedim.
Hani sürekli denk gelip de, sima olarak tanıdığınız otobüs insanları vardır. Mesela benim beğendiğim hamile gencecik bir kadın vardı metroda karşılaştığım, sade giyimli, uzun boyluydu, kısacık saçlarını hep topuz yapardı ufak bi tokayla. Sonra bir gün kocasıyla beraber gördüm, mutlu bir yuvası vardı belliydi. Kafamda senaryolar yazardım gördüğüm ufacık detaylara. Ara ara düşünürüm hala nasıllar acaba diye. Ha bir de unutmak ne mümkün o ton ton kovboy giyimli dedeyi! Pardesüsü, o eski Jön bıyıkları, bastonu, fötr şapkası ve gömleğini sonuna kadar ilikleyip taktığı o garip armasıyla tam takır giyinip çıkıyordu sanırım sokağa ya da ben her seferinde böyle görüyordum. Bir gün yanıma oturdu, içimdeki o dede özlemini o beş dakikalık yolda dindirmek istercesine, dayanamayıp "Ben sizi sürekli görüyorum, nasılsınız iyi misiniz, allah size uzun uzun sağlıklı ömür versin" dememek için zor tuttum kendimi. Yüzünde bi ciddiyet, bi otoriter hava vardı, korktum sanırım alacağım tepki yıkardı çünkü beni, benim ağzımdan sadece "müsade edebilir misiniz?" çıktı, oysaki aklımdan geçenler "dedem olur musun, ol nolur, inmeyim şimdi elinden tutayım şeker al bana" idi. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız, benim hayali dedem...
Hani sürekli denk gelip de, sima olarak tanıdığınız otobüs insanları vardır. Mesela benim beğendiğim hamile gencecik bir kadın vardı metroda karşılaştığım, sade giyimli, uzun boyluydu, kısacık saçlarını hep topuz yapardı ufak bi tokayla. Sonra bir gün kocasıyla beraber gördüm, mutlu bir yuvası vardı belliydi. Kafamda senaryolar yazardım gördüğüm ufacık detaylara. Ara ara düşünürüm hala nasıllar acaba diye. Ha bir de unutmak ne mümkün o ton ton kovboy giyimli dedeyi! Pardesüsü, o eski Jön bıyıkları, bastonu, fötr şapkası ve gömleğini sonuna kadar ilikleyip taktığı o garip armasıyla tam takır giyinip çıkıyordu sanırım sokağa ya da ben her seferinde böyle görüyordum. Bir gün yanıma oturdu, içimdeki o dede özlemini o beş dakikalık yolda dindirmek istercesine, dayanamayıp "Ben sizi sürekli görüyorum, nasılsınız iyi misiniz, allah size uzun uzun sağlıklı ömür versin" dememek için zor tuttum kendimi. Yüzünde bi ciddiyet, bi otoriter hava vardı, korktum sanırım alacağım tepki yıkardı çünkü beni, benim ağzımdan sadece "müsade edebilir misiniz?" çıktı, oysaki aklımdan geçenler "dedem olur musun, ol nolur, inmeyim şimdi elinden tutayım şeker al bana" idi. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız, benim hayali dedem...
12 Aralık 2011
10 Aralık 2011
"Yılbaşında ne yapıyorsun?" dedi erkek. Sesinde ve yüzünde çok da önemsiyor gibi görünmemeye çalışmak vardı sanki. Kızda ise tam tersi, hoşlanıyordu işte, gizlemek istemiyordu bunu daha da fazla. Her zaman pek düşünmeden nasıl görüneceğini, yapıyordu içinden gelenleri. "Bir planım yok" dedi, gözleri parladı o an, ardından gelecek cevabı merakla beklercesine uzatmak istemedi cümlesini. Erkek ise "Ben Bolu'ya gideceğim, arkadaşlarımın yanına, beraber kutlayacağız, sen de gelmek ister misin?" dedi o sakin sesiyle. Gözleri buluştu, kızın yüreği pır pır. Eve gidinceye kadar geçen saatlerde bunu düşündü durdu, hayaller kurdu. "Bolu'da kar var mıdır, çok soğuk mudur" diye sorular sordu. "Bana birkaç gün izin ver, iyi bir evlat olayım ki izin alabileyim" demişti ama dayanamadı ki şaşkın, o yol süresi bile çok gelmişti ona. Kafasında doğru düzgün bir plan olmadan, kelimenin tam anlamıyla kapıdan girer girmez, "baba böyle böyle, gidebilir miyim nolur nolur" diye yalvarırcasına izin almaya çalıştı... Ardından telefona sarıldı kız, "geliyoruuuummm" dedi gizlemek istemedi gene heyecanını ve bekletmek onu.
Ve işte böyle başladı bir hikayenin gelişme paragrafı...
Ve işte böyle başladı bir hikayenin gelişme paragrafı...
Sene 2007, üniversiteye yeni başlamışım. Bir de hazırlık muafiyet sınavına girmemişim o yıl, bir yıl dinlenicem demişim. Hani çok çalıştım ya sanki ÖSS için, neyse. Özetle heyecanlı dost canlısı mini mini gençler, gezmeye tozmaya elverişli rahat dersler, abla abi gibi seninle ilgilenen öğretmenler var. Ege'de o yıl hazırlığın tanımlaması buydu benim için. O dönemde edindiğim arkadaşlıklarım bugünümde olmasalar da artık, hatta pek bir şey hatırlamıyo bile olsam da, sanırım en güzel geçirdiğim yıldı diyebilirim okuldaki. O süre zarfında sürekli gülücük gülücüktü çünkü her şey, yoktu öyle arkadan iş çevirmeler, dedikodular, fettanlıklar. Gerçi son demlerinde hiç beklemediğim bi satış koyulduysa da, genel anlamda kafa çok rahattı işte. Aaaa duur sen dur! Ben demin o günlerden bugünüme gelen aynı samimiyeti koruduğum kimse yok mu dedim? Yok artık! Öyle temiz, öyle bıcır bıcır birini tanıdım ki ben o sene. Beraber bulunduğumuz bir masada, ettiğimiz bir kahvaltı sonrası başladı bizim arkadaşlığımız. Kim mi? O dönemki sevgilimin, memleketinden İzmir'e yolu düşen bir arkadaşının Dokuz Eylül'ü kazanan o dönemki kız arkadaşı, Derya. İkimizde bu alakasız dıdısının dıdısı durumunu "bize kattıkları en güzel olay" olarak tanımladık. O gün bugündür, kız kardeşim gibi severim bu cimcimeyi. İyi kalbinden, vefakarlığından, beraber yaptığımız şeylerden saatlerce bahsedebilirim, o da okurken biliyorum o bıcırık ses tonuyla "aaay cansumm çooook mutttluuu olduuuum" der bana.
İyiki doğdun cimcimem. Nice senelere, sağlıkla, mutlulukla ve beraber.
Telefonda konuşurken doğum gününü kutlamam böyle bitmeyecek demiştim ya, asıl süprizimi bu sanma.
İyiki doğdun cimcimem. Nice senelere, sağlıkla, mutlulukla ve beraber.
Telefonda konuşurken doğum gününü kutlamam böyle bitmeyecek demiştim ya, asıl süprizimi bu sanma.
9 Aralık 2011
Canım cicim çiçeğim diyen erkekler bana çok itici gelir. Yılış yapış, hovarda bi şekil şemal alır benim gözümde. Bu yüzdendir araya mesafe koyarım anında. Ayrıca temas etmeyi de sevmem, ne öyle el kol hareketleri. Kaskatı kesilmediğim zamanlarda, şakayla karışık isyan bayraklarını da çekerim anında. Ama gel görki gözüm varsa o kişide, nasıl ikircikleniyorum bi görseniz, allahım yarappim. Çoğu zaman ilgi duyup duymadığımı buradan anlıyorum, o ilk akla düşüş zamanlarını yani. Beni rahatsız etmiyorsa, tabi eğer bu davranışlarda bulunuyorsa -herkes bana canım cicim diyor gibi oldu da- abayı yakmam yakındır. Böyle deyince şıpsevdi gibi görünüyor da oldum sanırım, o zaman şunu söylemeliyim, hayatıma giren erkek sayısı bir elin parmaklarını geçmedi henüz.
8 Aralık 2011
Kadın olmak demek bir çok şeyi düşünmek demek.
O düşüncelerden uzaklaşmanın yolu ise gene bir çok şeyi düşünmek.
Anlamadınız de mi? Daha açıklayıcı olayım.
Şöyleki kadın dediğin akşamdan başlar yarın ne giyeceğim derdine,
Karar verse bile, sabah o dolap karşısına geçilir gene kırk saat düşünür,
Ve kadına göre yoktur giyecek bir şeyi, tıklım tıklım olsa bile dolabı.
Sadece kıyafet seçimi ile de kalmaz üstelik.
Ona gidecek çanta, pabuç, kemer ve oje lazım. Uygun takı toka lazım.
Peki ya saçın? Düzleştirsen mi acaba, maşa mı yoksa? Ya toplasan?
Ona gidecek çanta, pabuç, kemer ve oje lazım. Uygun takı toka lazım.
Peki ya saçın? Düzleştirsen mi acaba, maşa mı yoksa? Ya toplasan?
Hatta kanımca yemektir, ütüdür, çocuk bakımıdır hep bu nedenden dolayı
toplum tarafından yıkılmıştır kadının üzerine.
Kadınlar çok düşünmesin, düşünüp de hayatı hem kendilerine,
hem de çevrelerindekilere zindan etmesin diye.
toplum tarafından yıkılmıştır kadının üzerine.
Kadınlar çok düşünmesin, düşünüp de hayatı hem kendilerine,
hem de çevrelerindekilere zindan etmesin diye.

Akşam vakti dışarı çıkmayı seven biri olmadım hiç. Bunun nedeni bunu çokta matah bir şey olarak görmememden kaynaklı sanırım. Ha çıkmıyor muyum, elbette ki çıkıyorum. Lakin bu daha çok çalışan arkadaş varlığından kaynaklı. Onlar çıkıyor 7'de 8'de, benim gibi öğrenci değiller ki, görüşmek istiyorsan mecbursun. Gene de bazen öyle zor geliyor ki şu akşamın soğuğunda dışarı çıkmak, otobüs beklemek, trafiğe takılmak... Üşengeçliğinden eğitim öğretim hayatı boyunca mezuniyetlerine bile katılmamış biriyim ben, siz düşünün naasıl bir külfet bu... Nazım geçen insanlara "Güzelyalı'da buluşsak?" diyorum genelde; diyemediklerimle de iyi günümdeysem...
Not: Yandaki fotoğraf İzmir'den gece manzarası. İnsanın çıkıp göresi geliyor değil mi? Işık işte...
Bundan sanırım 8 yıl kadar önce "ilerde kesin yalnız yaşlı bunaklar olcaz" diye şakalaşıp, sonra da "seni kimse almazsa ben alırım merak etme" diyen çocukluk arkadaşım, bu sözlerinin üstünden bir iki yıl geçmeden buldu temiz bir aile kızı. Tanıştım ben de, güldük eğlendik beraber. Sonra askere gitti bizim deli oğlan, geldi, işe girdi, düzenini kurdu falan derken, bir baktım nişanlandı bunlar. Şimdi bir daha baktım Ağustos'ta evleniyormuş. Yıllar geçivermiş böyle bana çaktırmadan. Sanırım bir daha baktığımda kucağında bebesi olacak.
Ee ben daha yolun een başındayım. Üstelik "seni kimse almazsa, ben alırım" diyen biri de yok artık. İşin bu kısmı hikaye tabiki, büyüdüğümüzü, ayrı gayrı düşüp de neler neler yaşadığımız ve artık eskisi gibi olamayacağımız gerçeğiyle yüzleşmek bana koyan. Daha dün beraber yiyip içen, gülen oynayan veletlerdik biz. Şimdi her birimiz bir yerde, kendi geçim dertlerimizde.
Mesela hiç unutmuyorum, on iki on üç yaşlarındayım. Doğumgünü yaza geldiği için kutlama kısmı sekteye uğrayan doğum günü çocuklarından oldum ben hep, o "iyiki doğdun canım nice senelere" safsatalarını okumakla yetinenlerden hani, o gözleri ışıl ışıl, ehihii diye mutlu olanlardan değil. Yazlık arkadaşlarım bu klasik 16 Temmuz'larda benim kutlayalım diye bakan pörlek umut dolu bakışlarımdan sıkıldıklarından -of çok ezik göründüm sanırım- o sene "cansu biz dışarı çıkmıcaz bugün" diyerek iyice burkmuşlardı benim ufak yüreğimi. Sahil kıyısında ağlamaklı, bir başıma oturuyordum ki, bu tepede bahsettiğim arkadaşım dereleri tepeleri aşıp yanıma geldi. Oracıkta oturup bikaç saat güldürmüştü beni. Kendimi değerli hissettiğim en güzel "16 Temmuz"dur o gün.
Canım dostum benim. Sevdiğinle bi yastıkta koca, boy boy veletlerin olsun.
Aklında da bulunsun, ben gene yalnız yaşlı bunak olacağım, diğer bir tabirle, o dünkü velet.
Mesela hiç unutmuyorum, on iki on üç yaşlarındayım. Doğumgünü yaza geldiği için kutlama kısmı sekteye uğrayan doğum günü çocuklarından oldum ben hep, o "iyiki doğdun canım nice senelere" safsatalarını okumakla yetinenlerden hani, o gözleri ışıl ışıl, ehihii diye mutlu olanlardan değil. Yazlık arkadaşlarım bu klasik 16 Temmuz'larda benim kutlayalım diye bakan pörlek umut dolu bakışlarımdan sıkıldıklarından -of çok ezik göründüm sanırım- o sene "cansu biz dışarı çıkmıcaz bugün" diyerek iyice burkmuşlardı benim ufak yüreğimi. Sahil kıyısında ağlamaklı, bir başıma oturuyordum ki, bu tepede bahsettiğim arkadaşım dereleri tepeleri aşıp yanıma geldi. Oracıkta oturup bikaç saat güldürmüştü beni. Kendimi değerli hissettiğim en güzel "16 Temmuz"dur o gün.
Canım dostum benim. Sevdiğinle bi yastıkta koca, boy boy veletlerin olsun.
Aklında da bulunsun, ben gene yalnız yaşlı bunak olacağım, diğer bir tabirle, o dünkü velet.
7 Aralık 2011
Bir iki gün önce dört arkadaş oturduk bu filmi izliyoruz. Korku diye başladık, tırsıyoruz falan arada sırada, birbirine sarılan tipitipleriz işte. Sonra bi baktık film hoop komediye döndü. Adam yolda koşarken bağırsaklarından ağaca takıldı var mı böyle bir şey? Diğer enterasan bir sahnede şu; artık bir adam bir zombi kaldı geriye, öyle birbirlerine bakıyor bunlar. Zombi bi kükredi, sandık ki çığ mığ düşecek hani "madem ölcem sen de geberekceksin uleen" der gibi bir sahne oluştu bizim kafamızda. Meğersem diğer zombileri de diriltmiş o kükremesiyle, karın altından hepsi fıttırıverdiler bi anda...
Sanırım filmin senaristinin çocuğu mocuğu baba bu çok korkunç, değiştirelim mi deyip komiklik katmış kendince. Oyuncular, yönetmen falan da hani hiç dememişler "bu ne la" diye. Sırf o kılıbık senaristin sümüklü veledinin gönlü olsun. Evet evet böyle olmalı!
Sanırım filmin senaristinin çocuğu mocuğu baba bu çok korkunç, değiştirelim mi deyip komiklik katmış kendince. Oyuncular, yönetmen falan da hani hiç dememişler "bu ne la" diye. Sırf o kılıbık senaristin sümüklü veledinin gönlü olsun. Evet evet böyle olmalı!
6 Aralık 2011
4 Aralık 2011
Hayatta en çok korktuğum şey babam gibi olmak benim.
Başıma gelen en güzel şey ise babam...
Niye mi böyle diyorum?
Ben ömrü hayatımda bu kadar vefakar, evcimen, çoluğu çocuğu için didinen, sevgi dolu bir insan görmedim çünkü. Yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, öyledir benim babam. Hangi arkadaşımla tanıştırsam, her zaman hayran bıraktı kendine. Bazılarının gözleri doldu hatta, kendi babasıyla karşılaştırıp "ne kadar şanslısın be cansu" ve "arkanda kapı gibi baban var senin" cümlelerini ne kadar çok duydum. El bebek gül bebek gibi, prensesler gibi büyütüldüm ben.
Böyle bir babaya sahip olmanın getirdiği korkulardan biri de, babam gibi olmak düşüncesi. Elimde değil sanki, böyle görmüşüm, böylesine seveceğim ben de karşımdakini, çocuğum gibi, canım ciğerim gibi. Sanki sırf bu yüzden çok acı çekecekmişim gibi hissetmem... Ayrıca ister istemez babam gibi biri olsun da istiyorum. Söz konusu olan şey baba ocağında hissettiğim bu güven, huzur, bu aile kavramı. Böyle kalp kalp her şey, masal gibi, pespembe.
Bazen ümitsizliğe düşüp de o aradığım hayatımın erkeğinin hiç bir zaman hayatıma girmeyeceğinden korktuğum zamanlarda, babama bakıyorum tekrar, keşke bu kadar fazla bakmasaydı bana diyorum...
Sevgi, huzur, güven limitimi babamla doldurmuş gibi hissediyorum...
Sevgi, huzur, güven limitimi babamla doldurmuş gibi hissediyorum...
herkesin beğendiği o göz önünde olan şeyleri beğenemiyorum ben pek.
nerede kıyıda köşede kalmış bir şey var o ilgimi çekiyor daha çok.
bana özel gibi geliyor, sanki ben görebiliyorum sadece onun o güzelliğini.
ben benim olanı severim.
şımarıklığa bak.
şımarıklığa bak.
3 Aralık 2011
Alsancak'tasınız ve acıktınız mı? Saat 3, 5 hiç farketmez dooğru Sucukaki'ye! Alsancak Eko'nun çaprazında eski Kırıntı'nın yeni ismi. Patron da benim sevgili abiciğim. Sucukaki, döner, kokoreç, işkembe çorbası mevcut, hem de emin ellerden. Mmmm!
Aha bu da google maps'ten yer tarifi. Afiyet bal şeker olsun!
Bana verilen resimleri, yazıları, bikaç gittiğim etkinlik biletlerini, kolonyalı mendilleri falan sakladığım bir kutum var bikaç aydır. Çok biriktiremedim ama var bikaç bi şeyim içinde. Bende saklama huyu olmadığından, bir süre sonra önemsiz gelip hepsini çöpe göndereceğim sanırım ama şimdilik duruyor işte. Mesela bilgisayarımda bile resimlerim pek yoktur benim, müzik, film arşivi falan. Cins biriyim cins. Neyse, sabah bu bahsettiğim kutumun içine birkaç şey daha eklerken, gözüme çarpan ufak bi kağıt bana bikaç ay öncemi hatırlattı. Anlatayım dedim bunu da burda.
Şimdi ben yaz sonu bir haftalığına Bodrum'a teyzemin yanına gittim. Evde annem, annemin üç kuzeni, bir de birinin annesi ve ben varız. Ev ortamını öyle anlatmayacağım bile, tahmin edileceği üzere o kadar kadın bir araya gelirse ne olur? Beş çayları, dedikodular, pastalar, börekler, evlilik programları, diziler, diziler, diziler... Gündüzleri onları bırakıp kafa dinlemeye sahile gidiyordum. Ellilerine gelmiş koca koca insanlarla muabbet ediyordum, dört yaşlarında cimcime bir kız çocuğu ile suda oyun oynuyordum. Sonra adını unuttuğum bir liseli vardı orada çalışan, kıyamam. Bana öyle melül melül bakmalar, yalnızlığımdan istifade edip konuşmaya çalışmalar. Küçük bi kağıda numarasını yazıp vermiş bana, o ufak kağıt bana o bi haftayı anımsattı şimdi. Bazen gülüyodum çenem ağrıyıncaya kadar, bazen dalıyordum uzaklara. Ben değişimlere açık biri değilken, son bikaç ayda hayatımda çok şey değişmişti. En ufak sıyrıklarla nasıl atlatacağımı falan düşünüyordum bazen, benliğimden uzaklaşmamayı.
Gene uzaklaşabilsem keşke buralardan, şöyle bikaç günlüğüne.
Derdimi tasamı, beni yiyip bitiren korkularımı bırakıp gelsem.
Şimdi ben yaz sonu bir haftalığına Bodrum'a teyzemin yanına gittim. Evde annem, annemin üç kuzeni, bir de birinin annesi ve ben varız. Ev ortamını öyle anlatmayacağım bile, tahmin edileceği üzere o kadar kadın bir araya gelirse ne olur? Beş çayları, dedikodular, pastalar, börekler, evlilik programları, diziler, diziler, diziler... Gündüzleri onları bırakıp kafa dinlemeye sahile gidiyordum. Ellilerine gelmiş koca koca insanlarla muabbet ediyordum, dört yaşlarında cimcime bir kız çocuğu ile suda oyun oynuyordum. Sonra adını unuttuğum bir liseli vardı orada çalışan, kıyamam. Bana öyle melül melül bakmalar, yalnızlığımdan istifade edip konuşmaya çalışmalar. Küçük bi kağıda numarasını yazıp vermiş bana, o ufak kağıt bana o bi haftayı anımsattı şimdi. Bazen gülüyodum çenem ağrıyıncaya kadar, bazen dalıyordum uzaklara. Ben değişimlere açık biri değilken, son bikaç ayda hayatımda çok şey değişmişti. En ufak sıyrıklarla nasıl atlatacağımı falan düşünüyordum bazen, benliğimden uzaklaşmamayı.
Gene uzaklaşabilsem keşke buralardan, şöyle bikaç günlüğüne.
Derdimi tasamı, beni yiyip bitiren korkularımı bırakıp gelsem.
Şimdi düşünüyorum da,
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi aslında,
yeni yerlere, yeni insanlara.
Her seferinde aynı cümle,
Aynı hayatlarını yaşamak istekleri,
Beni içine dahil edemeyecekleri,
Benimle olana dahil olamayacakları
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi, evet.
Ama gidemediler niyeyse.
Onlar gitmekle kalmak arasında,
Bana yaslanmış, gözleri uzaklarda
Kalakaldılar öyle.
...
Sonra ne mi oldu?
Benzer hikayelerin benzer sonu.
Değersiz birer ayrıntı oldular zamanda.
...
Hadi, değiştir sen bu talihsiz yazgıyı,
Ben bu kısır döngüden sıkıldım.
Çok mu çok sev beni,
ve asla, zamana zamanla yenik düşme.
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi aslında,
yeni yerlere, yeni insanlara.
Her seferinde aynı cümle,
Aynı hayatlarını yaşamak istekleri,
Beni içine dahil edemeyecekleri,
Benimle olana dahil olamayacakları
...
Hayatıma giren tüm erkekler
Gitmek istedi, evet.
Ama gidemediler niyeyse.
Onlar gitmekle kalmak arasında,
Bana yaslanmış, gözleri uzaklarda
Kalakaldılar öyle.
...
Sonra ne mi oldu?
Benzer hikayelerin benzer sonu.
Değersiz birer ayrıntı oldular zamanda.
...
Hadi, değiştir sen bu talihsiz yazgıyı,
Ben bu kısır döngüden sıkıldım.
Çok mu çok sev beni,
ve asla, zamana zamanla yenik düşme.
...
2 Aralık 2011
"Şimdiye dek, namusum ve şerefim ile dürüst bir insan olarak yaşadım, ancak kanserden başka bir sonuç elde edemedim" diyor Walter White Vikipedia'da. Bu cümle öylesine etkiledi ki beni, başlamalıyım dedim bu diziye. Lisede kimya öğretmeni ve ek iş olarak oto yıkamacısında çalışır iken ... Diziyi izleyemeyen ve bu yazımdan sonra bi bakalım hele nasılmış diyen olur belki diye kesiyorum burada anlatmayı, anlatacak çok şeyim varken.
Dizi biraz yavaş ilerliyor ilerlemesine, ama bu adamın başkalaşımını -şimdi yandaki resme tekrar bi bak- izlemeye değer. 9,4 almış hem imdb'de.
