17 Kasım 2012

10 Kasım 2012

27 yaşına gelince çok zengin olacaksın dedi Asuman teyze kahve fincanıma bakarken, çok mutlu demedi. 'Parayla mutlu da olursun canım, o da dert mi' diyenler beni güldürür. Para benim hayatımda eksiklik duyduğum bir şey değil ki. Banka hesabımda yeterli miktarda bulunması, beni mutlu etmeye yetmiyor. En nihayetinde arkadaş çevresine göre evi biraz daha güzel diye arkadaşlarını eve çağırmaya utanan, eşyaları saklamaya çalışan bir çocuktum ben.

Kulaklarım bahsettiği o hayatı sansürledi, senden bahsetti...

25 Ağustos 2012


Bazen kendimi köşe başında bırakıp ardıma bakmadan koşasım geliyor.
Ben bile böyle hissederken, bir başkasından tersini beklemek akıllı işi mi dersiniz?

Saat 17:00 sularında çalan telefon sesi ile irkildim televizyon karşısında yorgunluk atarken. Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim biri. Normalde açmazdım bile; ama açasım geldi işte. Sanırım beni saatlerce telefona kilitlemesini istedim bu kez, meşguliyet şu sıralar hayatımda olmayan bir şeyde… Yıllardır görmediğim bu gevezenin halimi hatırımı sorması üzerine kurulu bir diyalog sonrasında;
“-Ee neredesin?
-Ksk’dayım, sen?
-Aa, ben de bir saate oraya geleceğim işim var, hadi gel bi yarım saat göreyim seni.
- Olur.”
Sallan(may)an sandalyemden kıçımı zar zor kaldırıp tuvalete gittim. Aynaya baktım, bakımsız güzeldim. Saçlarımı gelişi güzel topladım, önceki günden kalma kıyafetlerimi üzerime geçirip çıktım sokağa. Ksk çarşıda buluştuk. “Hoş geldin canım, ay özledim seni, ne zamandır görüşmedik, nasılsın neler yapıyorsun” vs. demesini beklerken O;  “Sevgilim görmesin seni, birazdan gelecek, ‘sen kısa şortlularla mı arkadaşlık yapıyorsun?’ der bana şimdi tartışırız.” demeyi tercih etti. Yanımda menopozlu teyze gibi durması mıydı bunun nedeni, yoksa hakikaten böyle mi düşünüyordu? Kızar mıydı sevgilisi, böyle yargılar mıydı ilk dakikadan, ayıp değil miydi bu? Aradan yarım saat geçti geçmedi, geldi, iri yarı sevimsiz su aygırı... Kızın dediği gibi oldu, bakışlarıyla dövdü sanki beni yüzüme baktığı epitopu o on saniyede, daha oturup bir çay içmeden kaçırır gibi götürdü kızı yanımdan. Orospuyum ya ben. Puşt.

22 Ağustos 2012

'itin birine it gibi aşık olmak'
her şey yazıldığı gibi değil misal.
Biz değil miydik bilinmeyenli denklemlerden nefret eden?
Yoksa matematik mi sokmuştu yavaş yavaş aklımıza?
Neyin hevesi bu yavrum be?

20 Ağustos 2012

Bazen
yataktan
çıkasım
gelmiyor
Ama uykum da
gelmiyor

Anlayacağınız
bu aralar
her şey
zor geliyor

17 Ağustos 2012

Facebook ve twitterı hayatından çıkarmakla bitti mi sandın internet bağımlılığın, hı Cansu hanım? Şimdilerde yeni gözdem fashiolista ve pinterest arkadaşlar. İnternette harcadığım vaktin büyük bir bölümünü bu sitelerde kalp kalp dağıtarak geçiriyorum. Olmayan tarzıma bir şeyler kattığını bir gerçek, bir bayanın saatlerce ve hoşça vakit geçirebileceği türden reklam yapmak gibi olmasın. Yolda görsem küçük sırlardan fırlayıp gelmiş sanırım diye küçümsediğim o kızların kıyafetlerini bu sitelerde fotoğrafları büyüterek incelediğimi, tarzını beğendim len zilli diye yer yer kendi kendime konuştuğumu itiraf etmeliyim. Beyler ikinci satırda okumayı bıraktığınızı düşünüyorum lakin hani olur da bir ihtimal buralara kadar geldiyseniz durmanızı öneririm. Dur len, dursana şşt! Konu cici bici kıyafetlerden takılardan açılmışken hanım kızlar, siz şu kirpik kıvırıcı mereti kullanmayı nasıl beceriyorsunuz yahu? Ben bir kıvırıyorum,  köşeli bir 'J' oluyor güzelim kirpiklerim. Nasıl hı?

13 Ağustos 2012


Friends, Supernatural, Scrubs, House MD, Merlin, Prison Break ve şuan aklıma gelmeyen daha nicesinden sonra sıra geldi Sex and the city'e. İkili ilişkileri beklentiler, aşk ve sex üzerinden eğlenceli bir dilde anlatımını konu alıyor. Diyaloglar, tespitler falan şahane! Ama gel gör ki iki kelimeden, bilemedin beş kelimeden biri sex olunca, ebeveynlerden biri odamı basacak diye tırs buçuk, minimum hoparlör sesiyle izliyorum.
Not: Şu dört cümlelik yazıda bile dört defa sex yazmışım, sen düşün 30 dakkalık dizi. Ben demedim o dedi, six dedi...
Yaklaşık 5 yıldır kalıcı dövme yaptırmak istiyordum; lakin ömrüm boyunca yanımda olmasını istediğim o şeyi bulamamıştım.
  Sonunda buldum... ;)

11 Ağustos 2012

Bir arkadaşını, eski sevgilini ya da hoşlandığın çocuğu merak ettiğinde telefona sarılmak yerine facebook profiline bakmakta alıyorsun soluğu. Bu gün ne yaptı acaba düşüncesiyle gün içinde bin bir defa bakıyorsun twitter'ına, foursquare'ine. Seninle ilgili yazmış olabileceği tanıdık cümleler arıyorsun, bunlarla mutlu oluyorsun. Hadi kabul et, sevgilinle ettiğin kavgaların da %60'ı internette ne bok yediğiyle alakalı; hadi kabul et fırsatını buldun mu didik didik ediyorsun Chrome geçmişini, facebook hareket dökümünü, kime ne yazdığını... Birini mi beğendin, adını öğrenmen yeter ya yakınlaşmana; hemen gönder arkadaşlık isteğini, o sana yorum yapsın, sen onun resmini beğen, çevrim içi mi gördün kaçırma hemen yaz 'slm nbr?' Modern zamanlardaa aşk dibdidirırum...

Sizi de yormuyor mu sahi bu böyle, bir tık uzaklığı?

Hayatımı altüst edecek bir şey yaşadığımdan değil, sadece bu "Hakkında bildiğin ya da bildiğini sandığın şeylerin %70'i facebook veyahut twitter paylaşımlarından ibaret olduğu sürece birini tanıyor sayılmazsın halbuki. Google'a adını yazmakla ulaştığın ne yaptı ne sıçtı ne yedi temalı sayfalarda bulamazsın." sebebinden ötürü, biraz daha geri planda yaşamak niyetiyle sosyal paylaşım ağlarıyla ilişiğimi kesmiş bulunmaktayım. Yalnızlığım ağır bastığında, harcayacak çok zamanım olduğunda, dönerim belki ben de, kim bilir...

Not: Blog hariç. 'İntihar edecem' desem çıkıp birinin 'yapma' diyeceğini sanmayacak kadar yalnız olduğumu düşünüyorum burada.

2 Ağustos 2012

Bodrumda yaşayıp da koca karılar gibi
sürekli netten 101 oynamak da
anca bana yaraşır bi salaklık sanırım.
Hayır onu bile beceremiyorum...




Prison Break'in bebek suratı Wentworth Miller'ın
kooca 4 sezon boyunca niçin hiiç gülmediğini merak ederdim...
Meğersem bu yüzdenmiş. :/

25 Temmuz 2012

Sarhoş olmak bünye değil moral meselesidir...
1 bira ile de sarhoş olabiliyor insan,
4 bira 4 serum 2 tekila 1 b52 ile olamayadabiliyor...

23.07.2012

21 Haziran 2012

Az sonra o "aman memleket nereye gidiyor" "ah satılmadık kuruluş kalmadı" "şehitlerimizin hesabını sorun lan itler" temalı düşüncelerimi kendime saklayıp ilk siyasi içerikli yazımı yazacağım. Bu günün paylaşılan, tepkiler yağdırılan feysbuk haberimiz şu; bülent arıncın (büyük harfle başlamayarak dilbilgisi kurallarını ihlal ettiğimi biliyorum, tasalanma) yeni mezun oğlu, bay bilmemne'nin danışmanı olmuş. Haydaa!

Şimdi objektif olarak düşünmek lazım. Benim babam akp yandaşı olacak, ekmeğimiz elden suyumuz gölden olacak; ben ne çalışması ya, ne çalışması ohoo elimdeki baba paralarını Cem Yılmaz misali saçar saçar dururum... Sen, sözüm ona dürüst insan, Game of thrones karakteri Petyr Baelish'in şuan hatırlayamadığım repliği gibi işte. Onu da götümden uydurursam şöyleki; Kraliyetten biriysen işin kolay, geri kalanlar çabalamak zorundadır.

Tutamadım ben onu aklımda, tutamadım. Bilen varsa söylese ya, çukulat alırım?

16 Haziran 2012

Ben açık konuşmak gerekirse pek dininde imanında olan biri değilim.  Ezan okunurken müzik de dinlerim, öpüşürüm de. İstiklal Marşı esnasında nerede olursam olayım saygı duruşunda duran veyahut mezarlık önünden geçerken müziğin sesini kapatan ben, aynı saygıyı ezana gösterememe nedenim ise gayet şımarıkça; aileden böyle görmedim napayım.

Hatta abdest almayı bile birkaç yıl öncesine kadar bilmiyordum da kafama vura vura öğretti dış baskılar. (Sevgi bokuna o da.) Hoş, sorsan şimdi "3 kollara 3 burna 3 ağza bir de vücuda hop bitti" yanıtı alırsın benden... Napayım yani?

"Gavur izmirli işte" dediğinizi duyar gibiyim. Desinler değişemem...

Bu yazının çıkış noktası ise bugünün kandil olması. Belli bir yaşa kadar cevap yazardım gelen mesajlara, uzun zamandır konuşmadığın insanların halini hatrını sorma, numaralarını sildiklerimi geri ekleme fırsatı olarak görürdüm; "Saol senin de kandilin mübarek olsun, nasılsın nasıl gidiyor bakalım?"...

Kandil nedir onu bile bilmiyorum ki ben, neyine cevap yazayım mantığıyla bir süredir gelen mesajları okumuyorum... İnsanlar bu kız kafir herhalde düşüncesiyle midir, yoksa benimle aynı kafada olduklarından mıdır nedir, bugün bir allahın kulu toplu mesaj bile göndermedi yahu.

Yalnız gene de en yakın iki arkadaşım mesaj atmak yerine arayıp kutlamayı tercih ettiler. En azından onlar öğrenmişler ki Cansu cevap yazmıyor, arayalım bari şu hatunu...

9 Haziran 2012

Okul telaşı, tezi ödevi sınavı derken aylar geçmiş yahu bloga girmeyeli.
Yok be kimi kandırıyorum, okulmuşmuş, hardi oradan zilli.
Tamam tamam, kabul, boşladım bulunca sevgili.

Şiir gibi oldu, aman kafiye bozulmasın.

En sevdiği kalemiyle yazmıştı kız o son hikayesini sarı sayfalara.
Kendi kafasında kurduğu o dünya öylesine güzeldi ki,
Yazdıkça yazmak istedi durmadan, durağanlaşmadan.
Yer yer göz yaşları karışmıştı mürekkebine kaleminin.

...

Bazı şeyler içtenlikle, bazı şeyler laf olsun diye söylenir.
Dünyanın en güzel yazısını,
Dünyanın en güzel cümlesini de kursan
mimiklerin, bakışların seni desteklemiyorsa sıfırsın sıfır.
Halbuki aynı cümle değil mi? Değil işte...

9 Şubat 2012



"I don't know who you are.
I don't know what you want.
If you let my daughter go now,
that'll be the end of it.
But if you don't, I will look for you.
I will find you and I will kill you."

10/10!
Eskiden hakikaten güzel ama hakikaten salak olan hatunlarla şu erkekler nasıl zaman geçirebiliyorlar, nasıl katlanabiliyorlar diye merak ederdim. Sonra bir gün hakikaten yakışıklı ama hakikaten salak bir çocukla tanıştım, vazgeçtim böyle düşünmekten... demeyeceğim tabi. Ben dayanamadım valla. O kadar boş muabbet dönerken, o  güzel kaş göze -yazar burada iyi niyetli- nasıl konsantre olabiliyorsunuz ki, duymuyor musunuz acaba söylenenleri? Hey "kızın salağı makbul" diyen adam! Bizim özgenin tabiriyle, pörtlet gözlerini oku bakayım;
"ne kadar salaksınız, ne kadar boş işlerle uğraşıyorsunuz, hepinizin kafasını koparasım geliyor."

Not: özge de salak.

3 Şubat 2012


Üç yıl önce yolda öyle yürürken arkamdan bir ses duydum, çekinircesine, bir anda ağızdan çıkmışcasına, "Cansu?". Dönüp baktım, kızın biri, tanımam etmem, kim lan bu diye düşünüyorum içimden, öyle garip garip bakıyoruz birbirimize. Kız şaşkın bir gülümsemeyle "Öykü ben, Oba'dan" "Hiç değişmemişsin, hemen tanıdım" dedi. Gözlerim evlenme teklifi almışım gibi pörtleyiverdi. Hebebe hebelebe diye kekeleyeceğim sandım.

Öykü benim ilk arkadaşım, 97'den bu yana hiç görüşmemiştik. Üstünden on küsur yıl geçipte, yolda karşılaştığımız o on saniyede beni tanımış olmasına ayrı, geçen onca yılda hiç değişmemiş olmama ayrı şaşırmıştım...

Not: Yandaki resmi Öykü'nün facebookundan yürüttüm şimdi. Scarface olan benim.

2 Şubat 2012


Buried, Irak'ta Amerikalı bir kamyon şoförünün 95 dakika boyunca 2 metre kare alanlık bir tahtadan tabutta tutulmasını anlatılıyor. Ekşisözlük'ten okuduğum kadarıyla yönetmenin bir beyanı varmış; "tek bir kural koyduk, asla toprak üstüne çıkmayacaktık" diye.
 
Ah madem öyle, madem 95 dakika safi bir adam izleyeceğiz, bir Liam Neeson'u, bir Alexander Skarsgard'ı falan oynatsaydınız ya, gözümüz gönlümüz açılsın şöyle. Film zaten yeterince kasvetli. Ah senaristim yönetmenim ah.
 
Alexander dedim de, True Blood'ın yeni sezonu ne zaman çıkacak yahu? 

1 Şubat 2012

Ben var ya ben, eskiden sorunlu bi' kızdım, cidden. Mağazalara dükkanlara falan giremezdim tek başıma. Öyle yalnız yolda bile yürümeyi sevmezdim ki. Hahah şuna bak tek başına dolaşıyor, hiç arkadaşı yok mu ya şunun falan diye sanki insanlar hakkımda konuşuyormuş, beni izliyorlarmış gibi gelirdi. Eziklik olarak görürdüm bu yalnızlık olayını. Sürekli bir şeyler almak, bir yerlere gidip işlerimi halletmek için birilerine ihtiyaç duyardım. İşte burada da diğer bir sorun başlardı. Biriyle gün saat ayarlayıp buluşmak ayrı bir dert, buluştuktan sonra gün içindeki planlar hakkında ortak paydada buluşmak ayrı bir dert...
   
Sonra asıl bu durum bana eziklik ve eziyet olarak gelmeye başladı. Of dedim, tuttum kendimin kolundan, taktım kulağına kulaklığı, giydirdim ayağına bi' çift pabuç, yürü dedim senle mi uğraşcam ben! Heh işte o zaman, yalnızlığı bir eziklik olarak görmeyi bırakıp, sefasını sürmesini öğrendim. "İstediğin kadar, kafana göre ve rahatça" olaya bak, güzelliğe bak yahu.
  
Yalnız gene de geniş vadedeki yalnızlık en korkulu rüyam hala. Bir köpeğim olsa, dünya yansa omuz silkerim de, işte...

31 Ocak 2012


Berlin Kaplanı sinemada izlenecek bir film değil bana kalırsa. Ha dersiniz ki, Ata Demirer için izlerim bayılıyorum kerataya çok tatlı ya da sinemada çalışan bir arkadaşım var beleşten gider izlerim ben, o zaman tamam. Çok paranız varsa da gidin izleyin tabi. Bu üç seçenekte uymuyor mu? Ah o zaman internete düşmesini beklemenizi tavsiye ederim.

Sıradan bir konu üzerinden beklenilenin aksine öyle pek fazla komiklikler espriler neyin olmadan ilerleyen bir filmdi, lakin sonlarına doğru işledikleri aile kavramı, hani şu birlik beraberlik duygusu ile mest etti yahu beni... Ha ayrıca Ata Demirer'in alamancı konuşması gayet başarılı, adam tipitip, n'apsa yakışıyor. Gene de filmi vasatın üzerine çıkarmaya yetemedi, bence.

28 Ocak 2012

Ben bilindiği üzere üniversite son sınıf öğrencisiyim. Umuyorum ki bundan yarım dönem sonra elime diplomamı alacağım. Alırım almasına da önümde kocaman bir engel var. Ne mi o? Genel kimya 2! Bu birinci sınıf dersini, ben yıllardır veremedim gitti. Çok çalıştım çabaladım sanılmasın, hiç umrumda olmadı; ama şimdi mezun olma derdi sardı dört bir yanımı, vermem gerek bir şekilde. İşin kötü tarafı, sistem de değişti. Yıllardır veremediğim bu dersi, şimdi İngilizce olarak alacağım ve 60'lık sistemde vereceğim. Ne dediğinizi duyar gibiyim! Evet haklısınız, bok veririm, nereye veriyorum?
 
Neyse, işte bundan yıllarca evebeynlerimin haberi olmadı. Onlar beni hep ders bırakmadan sınıf geçen çalışkan bir öğrenci olarak bildiler. Ben de artık hazır ailecenek zor zamanlar yaşıyorken, söylesem onların o kadar da gözlerine batmaz diye sinsi bir düşünceyle söyle gitsin dedim kendime. Bela olacak çünkü başıma, biliyorum. Dediğim gibi de oldu, anlayışla karşıladılar. Gariplerimin benimle uğraşacak, bana laf söyleyecek halleri yok ki.
 
Lakin gene annem şöyle bir kızar gibi oldu, Cansu yıllardır arkamızdan iş mi çevirdin, niye söylemiyorsun kızım sen? diyince, ben de haydi kızım zeytinyağı gibi üste çıkma vaktidir bu diyerek, "Anne sen de o kadar şey alıyorsun, fiyatlarını babama cüzi miktarda söylüyorsun, niye?" "Her şeyi bilmesine gerek yok, niye söyleyesin, kızacak işte belli?" diyince gülüştük. Böylece omuzlarıma çullanan bu yükten kurtulmuş oldum.
 
Not 1: Şu asittir bazdır, tampon çözeltidir anlayan var mı yahu?

Not 2: Hey sen, var diyen! Ben "bi yardım eli uzatta ben de anlayayım nolur" demeden kapa kapa sayfayı, hadi çabuk!

Tipik bi' yengeç hatunuyum işte. Niye mi?
   

  
Bu resim Haziran ayında İzmir'deki THY'nin 100.yıl kutlamalarında çekildi. Etrafta çeşitli milletlerden pilotlar gök yüzünde yükselip, çeşitli artistik hareketlerle herkesin ağzını açık bırakıyorken, kafasına güneş geçmiş, bulunduğu ortamdan konumdan rahatsız bir kızın yani benim çekmiş olduğum anlamsız bir resim.

Kot benim kotum, konvers benim konversim. Kenardan köşeden kadraja girmiş bir tutam da saçım. Ve kocaman bi' boşluk.

Bazen işte yalnızca bu kadarım.

26 Ocak 2012

Bu cümle nasıl bir çaresizlik barındırır içinde böyle?
"Bilirim sever beni o."

24 Ocak 2012


Hayatında belkide ilk kez, o gün kabuğuna çekilip herkesi ve her şeyi bi' kenara bırakmakla güvende hissetmedi kendini. Dur dedi, nereye kadar böyle devam edeceksin ürkek kaplumbağa? Zaten yavaş yavaş adımların, birde her tıkırtıda böyle saklanırsan işin iş senin! Bırak bu orman göstersin sana tüm yeşilliğini, artık tasalanma. Ezileceksek hoyrat bir hayvanın ayağı altında, eziliriz napalım...

İşte böyle başladı bizim kaplumbağanın serüveni. Bir tavşanla tanıştı zaman içinde. Öyle iyi anlaştılar ki, kabuğunun ardına gizlenmekte neyin nesiydi artık? Unuttu. Ormandı artık onun evi, güvende hissediyordu kendini. Nasır bağlayan ayakları da açıldı gitgide, gidecekleri yere hep beraber gittiler. Ve hala gitmekteler, uzun ince çiçekli bir yolda...

23 Ocak 2012

Bu gün ilkokulumun önünden geçerken, okul servisinin ön koltuğunu kapmak için canla başla nasıl koşturduğum geldi gözümün önüne. Şimdi hatırlayamadığım bir kız vardı, onunla yarışırdık hep. Onat diye veledin tekini tembihlerdim, bak ikimizde gıcık oluyoruz ona, önce sen gelirsen sen otur o oturmasın derdim. Sonra biz kapınca koltuğu, çak çak derdik bide birbirimize, sırıtırdık ona bakıp. Tüm yaramazlığım tüm cadılığım buydu o yıllarda inanın. Andacımı göstersem size anlarsınız aslında durumu. En yakın arkadaşım, Tuğçe benim için demişki; "Cansu sınıfımızın en sessiz en hanım hanımcık kızlarındandır, öğretmenimiz ona konuşma lafını bir kez bile söylememiştir. Ama hareketli olduğu zamanlarda olur, onu jet hızıyla okulu terkederken görebilirsiniz!"

Ah en yakın arkadaşım demişken, artık beşinci sınıfa geçtiğimizde, Tuğçe bana gerekli önemi vermiyodu. Ceren adında kıvırcık saçlı sümüklü arabik kızın tekiyle takılıyordu. Ben de mektup yazmıştım Tuğçe'ye, aramıza girdi o kara kedi, hani ben senin en yakın arkadaşındım hani?! diye.

Bunlar da kısa kısa hatıralar olsun;
Okulun önünde park etmiş mavi bir arabanın ön camının üzerinden almıştım ilk kar topumu, İstiklal Marşı'nda durmam gerektiğini de aynı yerde öğrenmiştim. Sevdiğim dört göz bilir en doğrusunu diyerek bildiğim matematik sorusunu yanlış yapmıştım. O gün bu gündür kopya dediğin kağıttan çekilir başkasından değil derim. Çocuğun teki saçımı çekiyor diye saçlarımı minnacık kestirmiştim. Hiç bitlenmedim. Şirinlerin çıkartmalarını yapıştırdığım kocaman bir resim dosyam vardı. Resimlerimi abime yaptırdığımı bir gün öğretmenim çakıp elime bi kağıt bide kalem vermişti çiz bakayım aynısını diye. Çizememiştim tabi, hala da çizemem bıraksan, ama resim birebir aklımda hala, kocaman dalgalar ve kocaman bir gemi... Beslenme çantası ve matara hiç kullanmadım, hep özendim ama. Annem çalıştığı için kendi saçımı hep kendim ördüm. Ben ilkokul 4'teydim emekli olduğunda, "yaşasıın saçlarımı şimdi sen mi örcen benim" demiştim...

22 Ocak 2012

Aldığım en güzel hediyedir bu kitap. Onu güzel yapan ise bir gün D&R'da zaman geçirirken "Özdemir Asaf'ın şiirlerini çok seviyorum; ama almak bir türlü kısmet olmadı." diye laf arasında söylediğim bu cümle üzerine, özel olmayan bir günde bana armağan edilmesiydi.

Ne zaman başım sıkışsa, canım sıkılsa, bu kitabın sayfaları arasında kaybolmakta bulurum çareyi. Özdemir Asaf'a, şiirlerine olan hayranlığım bir kenara, ne zaman yalnız hissetsem kendimi, bi yerlerde beni düşünen, beni dinleyen birinin olabileceğini hatırlatır bana.
  
Nitekim insanlar artık bunu çok fazla yapmıyorlar.

13 Ocak 2012

Daha önce gitmediğim bir şehre, iki arkadaş gitmiştik o yaz.
Hevesler, heyecanlar ve elde malum fotoğraf makinası...
Oysa ben onun resimlerini çekerken ne kadar da özenmiştim.
Ya o ne yapmış? Baştan savma öyle basıvermiş tuşa,
Yatağa uzanıp kumandanın tuşuna basar gibi, lakayıt.
Ya titretmiş ya asıl çıkmasını istediğim,
önünde durduğum o koca manzarayı almamış beni çekmiş sırf,
hatta sözde boydan resim ama ayaklarım yok öyle bilekten...
Makina da benimdi. Deli damarım tuttu, beğendiğim birkaç resmini yollamadım ona.
Keşke diğer resimlerle de oynayıp kırpıverseydim kenarından köşesinden. 
Hay kafama, iş işten geçtikten sonra çalış sen anca saksı nolcak!

7 Ocak 2012

Bundan yirmi yıl sonraki halimle konuşma fırsatım olsa, olur ya hani ne bileyim, meraklı gözlerle "mutlu bir yuvan var mı?" diye sorardım hiç şüphesiz. O an aklıma ne iş güç, ne de yaşam standartları gelirdi. Hani şu meşhur "iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta, varlıkta ve yoklukta" meselesi. Sizce de öyle değil midir?
 
Hmm... Değil sanırım, eh zaman değişti...

3 Ocak 2012


 
 
"Waiting for the perfect man" resmini biliyorsunuzdur.
Ben de öyle kuruyup kalacağım diye düşünüyordum yakın zamana kadar.
Sonra huyu huyuma, boyu boyuma, suyu suyuma biri geliverdi.
Gelmesi aslında dört yıl önceye tekabül etse de...
Ah, ben de şaşkınım. :)


 Daha önceki yıl başlarına hep ailemle beraber kös kös oturarak girdim ben. Bu yüzdendir arkadaşlarımla öyle eğlenmek fikri hep içimde ukte idi; lakin evlatlık hissi ağır bastığından hiç böyle ben dışarda kutlayayım gibi bir talebim olmadı onlardan. Onlar hallerinden memnun, ben onların memnunluğundan memnun, öyle geldi geçti 21 yıl... Sonra cansu dedim bir kez de kendin için bir şey yap şu yıl diyip ve o beni kısıtlayan evlatlık iç sesini bir süreliğine susturarak başladım on küsur saat süren yolculuğa. Başıma neler neler gelmedi ki, ayakkabım mı kopmadı dersiniz, lensim mi yırtılmadı...
Tüm o aksiliklere rağmen -ki ben bunu nazar olarak nitelendiriyorum- her anı keyifli dört gün geçirdim... Ah sanırım nereye gittiğimi söylemedim henüz. Bolulu Hasan Usta'nın köyden indim şehire mantığında İzmir'e zengin olmak için yerleşip burada tatlıcı zinciri kurmasıyla başlayan öyküsünden bahsedersem anlarsınız sanırım. Gidenler bilir bizim Bolulu Hasan Usta Bolu'da tanınmıyor bile. Oranın Can Ciğer'i var adım başı ve tabi Bolu'nun gelişmesini sağlayan hizmette sınır tanımayan İzzet Baysal'ı. Ve eğer bir gün yolunuz Bolu'ya düşerse kafe olarak restore edilmiş Tabaklar (Debbağlar) Hamamına mutlaka gitmenizi tavsiye ederim!
Bolu'ya ilk ayak bastığımda karlar erimiş, geriye de soğuğu kalmıştı. Kara özlem duyan, hayatı boyunca hiç kardan adam yapamamış sıradan bir izmirli olarak hüsrana uğramıştım; ama Abant'a gittiğimizde dizime kadar olan karı görünce içimdeki çocuk pörtleyiverdi bir anda. Her güzel manzarada yanımda oturan Denizoğlan'ı dürterek bak bak ay ne güzel of çok güzel diyişimi tahmin edersiniz, gözlerimin parlamasını, açık kalan ağzımı... Ve Bolu'nun yanı sıra sadece O'nun yanında olmakla bulduğum huzur var bir de bahsetmediğim... 2012 ufak aksilikleriyle büyük mutluluklar getirdi bana, umuyorum ki tüm yılım böyle geçsin...

Uzun zamandır nereden ve nasıl başlasam bilemiyorum yazmaya, yazmaya değecek öyle güzel öyle değişik şeyler oluyorken hayatımda. Sanırım bunun nedeni "anlatmaya kalksam beceremeyeceğim" hissinden dolayı olabilir, sanki toparlayamayacağım ya da ne bileyim, sanki rüya gibi, evet evet rüya. Hani beklersin ya fırtınadan sonra biraz sakinleşmesini ortalığın, öyle bi' şey işte.
...